İstanbul Sözleşmesi ve Montrö Boğazlar Sözleşmesi bir süre daha gündemimizde kalmaya devam edecek gibi görünüyor

Geçenlerde Cumhuriyet tarihimizde bir ilk yaşandı; Türkiye olarak tarafı olduğumuz bir uluslararası sözleşmeden bir gece aniden Cumhurbaşkanlığı kararnamesiyle çıktık. Bir çoğumuz için şaşırtıcı bir haber oldu bu. İstanbul Sözleşmesi, adından da anlaşılacağı üzere, bizim öncülüğümüzde hazırlanmış önemli bir Avrupa Konseyi belgesi olarak biliniyor. Biz bu belgeyi yalnızca ilk imzalayan ve ilk onaylayan bir ‘model ülke’ olmakla kalmadık; aynı zamanda Sözleşme’nin Konsey üyesi diğer ülkeler tarafından imzalanarak onaylanmasını ve yürürlüğe girmesini teşvik edici bir rol de üstlendik ve bu yönde güçlü girişimler yaptık. 

Özünde, ‘kadına yönelik şiddetin önlenmesi’ni amaçladığı için hükümetimiz de bu sözleşmeye çok önem verdi. Cumhurbaşkanımız da, sözleşmenin hayata geçirildiği yıllarda bu sözleşmeye öncülük yapmamızdan hep gururla söz etti. Hepimizin bildiği gibi, Türkiye 1949 yılında kurulan Avrupa Konseyi’nin kurucu üyeleri arasında sayılma ayrıcalığına sahip az sayıdaki ülke arasında bulunuyor. Dolayısıyla böyle bir belgenin hazırlanmasına ve yürürlüğe girmesine öncülük etmesi ayrıca büyük anlam ve ağırlık taşıyor. Buna, uluslararası ilişkilerde ‘ahlaki üstünlük’ veya ‘yumuşak güç’ de deniyor. 

Böyle anlamlı ve önemli bir sözleşmeden çıkma düşüncesi kadar, seçilen yöntem de çok kişi tarafından yadırgandı. Bir Cumhurbaşkanlığı Kararnamesi’yle uluslararası sözleşmeden çıkılmasını ilk kez yaşadık. Çünkü uluslararası uygulamada olduğu kadar, ulusal mevzuatımızda da, Meclis kararıyla onaylanarak, taraf olunan uluslararası sözleşmelerden ayrılmak, yine ancak Meclis’in bu amaçla çıkaracağı bir kanunla mümkündür. Ama bu yöntem uygulanmadı, bir kararnameyle sözleşmeden çıktığımız açıklandı; sözleşmenin sahibi Avrupa Konseyi’ne de bu yönde bildirimde bulunuldu. Hem içerik hem yöntemle ilgili itirazlara da Sayın Cumhurbaşkanı “Biz bu kararımızı aldık, üç ay içerisinde de sözleşmeden çıkmış olacağız. Olay bu kadar basittir. Kararımızı verdik. Gireriz, girdiğimiz gibi çıkarız. Ne önünü ne arkasını kimse karıştırmasın. Bu iş böylece bitmiştir” deyince bu konu da tamamen kapatılmış oldu.

İstanbul Sözleşmesi’nden sonra yeni gündemimiz Montrö Sözleşmesi oldu

Türkiye’nin İstanbul Sözleşmesinden çıkma kararıyla ilgili şoku henüz üzerimizden atamamışken, Habertürk kanalındaki bir söyleşide Muharrem Sarıkaya TBMM Başkanı Mustafa Şentop’a, “Bir gün bir cumhurbaşkanı gelip ‘ben Montrö’yü tanımıyorum, feshettim derse ne olur” diye sordu. Aynı zamanda hukukçu olan Meclis Başkanı da bu soruya “tabii, yapabilir” karşılığını verince bu defa tartışma yeni bir alana çekilmiş oldu. Mustafa Şentop her ne kadar daha sonra “böyle bir konu gündemimizde yok” dese ve önceki açıklamasının “içeriğinin yanlış aktarıldığını” savunarak düzeltme yapsa da, Montrö Sözleşmesi üzerindeki tartışmalar İstanbul Sözleşmesi’nden de uzun sürecek gibi görünüyor. Zira, bilahare Sayın Cumhurbaşkanı tarafından yapılan bir başka açıklamada, “daha iyisine imkan bulana kadar Montrö’ye bağlılığımızı sürdürdüğümüzü” öğrenirken, Montrö’den çekilmeye ilişkin tartışmalara kapının aralık bırakıldığını anladık.

Yöneticilerimizin Montrö Sözleşmesi’ni bir süredir gündemde tutmalarının temel nedeni kuşkusuz Kanal İstanbul projesinin hayata geçirilmesi konusunda verildiği açıklanan karar. Başta, Kanal İstanbul projesinin ekonomik gerekçelerinin halkta bir karşılık ve destek bulacağı düşünülüyordu. Boğazlardan geçişlerde gemilerden alınması mecburi olmayan kılavuzluk hizmeti karşılığında sağlanan gelirin düşük olduğu ne zamandır söyleniyordu. “Yeni bir kanal açarsak orada gemileri hiç bekletmeden kanaldan geçirir, bekletmeme karşılığında da dilediğimiz miktarda geçiş ücreti tahsil ederiz” söylemi dillendiriliyordu. Ancak derin ve geniş doğal bir su yolu varken, yüksek tonajlı, sınırlı manevra yeteneği olan gemilerin neden daracık ve sığ bir kanala sıkıştırılmayı tercih edecekleri sorusunun makul bir karşılığı pek verilemiyordu. 

Bu konuda bir de “Artan gemi trafiğinin Kanal İstanbul’a yönlendirilerek İstanbul Boğazı’nın rahatlatılacağı” görüşü var. Ancak veriler bu görüşü doğrulamıyor. İstanbul Boğazı’ndan 2006 yılında geçen gemi sayısı 54.880 iken, 2020 yılında geçen gemi sayısı 38.404’e düşmüş. 15 yıl içinde geçişlerde yaklaşık yüzde 30 düzeyinde bir azalma var. Taşımacılıkta teknolojinin daha etkin kullanılmasıyla birlikte azalmanın gelecekte devam edeceği ve kalıcı bir düşme eğiliminin korunacağı tahmin ediliyor. 

Montrö’nün getirdiği hukuki düzenlemelerin hangi ülkelerin işine yarayıp hangilerinin tepkilerini çektiğiyle ilgili kerameti kendinden menkul bir tuhaf tartışma da var:

1923 yılında Lozan Barış Antlaşması’nın ana metnine ek olarak imzalanan belgeler arasında yer alan “Boğazlar Sözleşmesi” yoluyla kendi deniz sınırlarımızda ve boğazlarımızda elimiz kolumuz bağlanmışken, Montrö Sözleşmesi ile getirilen yeni rejim, İkinci Dünya Savaşı öncesi yılların Türkiye’ye sağladığı imkanlarla Marmara Denizi ile iki boğazdan geçişlerde öncelikle Türkiye’ye egemenlik hakları ve nihai kertede belirleyici tasarruflarda bulunma yetkisi veriyor. Sözleşme, Karadeniz’e kıyısı olan ülkelere ise görece önemli avantajlar sağlıyor. Bu, çok iyi düşünülmüş, hesaplanmış, hassas güç dengelerini gözeten geçiş rejiminin mimarisi kıyıdaş olmayan ülkelerin bayrağını taşıyan gemilere savaşta ve barışta belirli kısıtlamalar dahilinde geçiş hakkı verebiliyor, ya da Türkiye’nin belirleyici takdir hakkıyla geçişler kısıtlanarak yasaklanabiliyor; veyahut, Türkiye tarafından Boğazlar harp zamanında savaş gemilerinin geçişlerine kapatılabiliyor.

Karmaşık gibi görünen bu düzenlemenin içeriğini basitleştirelim: Montrö, Türkiye ve Rusya’nın meşru güvenlik kaygılarına tatminkar cevap üretebilen tarihteki ilk ve tek uluslararası deniz geçişi düzenlemesidir. Neden Türkiye ve Rusya? Bunun başlıca üç nedeni var. Birincisi, Türkiye iki geçiş Boğazı ile Marmara Denizi’nin egemenidir. İkincisi, Türkiye ve Rusya Karadeniz’in en büyük iki kıyıdaş ülkesidir. Üçüncüsü de, Rusya, Karadeniz’e girebilecek kıyıdaş olmayan ülkelerin yaratabileceği donanma tehdidinden uzun yıllardır güvenlik riski algılamaktadır. Bütün bu nedenler Türkiye ve kıyıdaş ülkeler için Montrö’yü daha da önemli kılmaktadır.

Montrö Sözleşmesi tadil edilebilir mi?

Her uluslararası sözleşme gibi Montrö de değiştirilebilir. Fakat, aynı kapsamlı ve hassas dengenin günümüz koşullarında yakalanabilmesi, Türkiye’nin egemenlik ve güvenlik kaygılarıyla, başta Rusya olmak üzere diğer ülkelerin beklenti ve endişelerinin aynı beceriyle bir araya getirilmesi kolay olmayacağı gibi, böyle bir girişim bizim açımızdan ucu açık, sonucu belirsiz çok riskli bir adım olacaktır.

ABD’nin Montrö Sözleşmesi’ne ilgisi ve var olduğu bilinen şikayetleri İkinci Dünya Savaşı sonrasında, Sovyetler Birliği’yle ittifak ilişkisi bitip, Soğuk Savaş başladığında ortaya çıktı. Türk Boğazları’ndan kayda değer miktar ve ölçüde ABD bayraklı ticaret gemisi geçmez; geçen gemiler münhasıran ABD donanmasına aittir. Dolayısıyla, Karadeniz’de kalış sürelerine ve tonilato kısıtlamalarına bağlı ABD şikayetleri buradan kaynaklanmaktadır. 

Son zamanlarda gündemimizde olan, Ukrayna’da yaşananlardan dolayı Karadeniz’de suların ısınmaya başlaması da, askeri güç dengelerini tayin edici kısıtlamaları nedeniyle Montrö’nün daha fazla konuşulmasına yol açtı. Önümüzdeki dönemde Ukrayna’da alttan alta başlayan kaynamanın yönünü belirleyecek olan Karadeniz’deki donanma rekabeti ve gövde gösterisi olacaktır. 

Bugün ABD, Rusya, AB ve İngiltere’yle ilişkilerimizi, S-400 sorununu, Halkbank dosyasının gelişimini, hatta Rusya bağlantılı Suriye ve Libya dengelerini, ayrıca Doğu Akdeniz dengelerini bu konuları her zaman zihnimizde tutarak değerlendirmemizin önemli ve gerekli olduğunu düşünüyorum.

Bu konuları tartışırken dikkatli olmalıyız. Unutmayalım, Montrö’den çekilmek, İstanbul Sözleşmesi’nden çıkmaya benzemez.


Montrö (Boğazlar) Sözleşmesi (ve Lozan Barış Antlaşması) hakkında bazı doğru bilinen yanlışlar

Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin temel kurucu belgeleri niteliğindeki Lozan Barış Antlaşması ve Montrö (Boğazlar) Sözleşmesi konu olduğunda son dönemde giderek ‘yayılan’ ve ‘yaygınlaşan’ bazı yanlış bilgi ve yorumlar var. Bunlardan ilki, Lozan Barış Antlaşması’nın “yüzyıl geçerli bir süre için” yapıldığı, Antlaşma’nın geçerliliğinin 2023’de sona ereceği hurafesidir. Bugüne kadar çok sayıda dostumdan, arkadaşımdan bu konuda soruya muhatap oldum. Tabiatıyla Lozan’da böyle bir madde bulunmamaktadır.

Montrö Sözleşmesi’nde ise durum farklıdır: Sözleşme, 20 yıllık bir süre için yapılmış, (imzacı tarafların itirazı olmadığı takdirde) beşer yıllık sürelerle otomatik uzatmalara tabi kılınmıştır. 85 yıldan bu yana uygulanan, son defa 2016 yılında 5 senelik süreyle kendiliğinden uzayan Sözleşme’nin geçerliliği bu yıl Yaz döneminde (itiraz olmazsa) yeniden uzayacak. O halde, bugünkü tartışmanın bu olağan süre dolumunu kendiliğinden uzamaya dönüşmeden bir ‘fırsata’ çevirme gayretiyle ilgisi olabilir mi sorusu doğal olarak akla gelmektedir. 

Montrö hakkında (genellikle) yanlış bilinen bir başka husus, Sözleşme’nin sadece İstanbul (ve Çanakkale) Boğazı’nın geçiş rejimini düzenlediğidir. Oysa Sözleşme hem İstanbul ve Çanakkale Boğazı’nın geçiş rejimlerini, hem Marmara Denizi’nin statü ve rejimini belirler. Zira, bir iç deniz olarak Türkiye’nin tam egemenlik ve tasarruf hakkına sahip bulunduğu Marmara Denizi, iki Boğaz arasında bağlantıyı sağladığı için uluslararası nitelik kazanmıştır. Buna karşılık, Türkiye’nin meşru ‘güvenlik ve egemenlik’ (bu sıralama önemlidir, çünkü Sözleşme’nin yapıldığı dönemin ruhunu yansıtır) kaygıları dikkate alınarak, Sözleşme’nin kapsadığı alan Türkiye tarafından askerîleştirilebilmiştir. Bu noktada, Lozan Boğazlar Sözleşmesi’nde bölgenin askerden arındırılmış idaresinin Türkiye yönetiminde kurulan bir uluslararası komisyona bırakıldığını önemle not edelim. Boğazlar Komisyonu’nun uygulamada Türkiye’nin geçiş rejimini belirlemesini engelleyen gayet sınırlı ve sembolik haklar vermiş olduğunu da ekleyelim. 

4 Yorum Var : “İstanbul Sözleşmesi ve Montrö Boğazlar Sözleşmesi bir süre daha gündemimizde kalmaya devam edecek gibi görünüyor”
  1. Uluslararası anlaşmalarla ilgili takınacağımız tavrın, günlük siyasette malzeme yapılması yanlışı yapılıyor. Ülkenin ve bölgemizin uzun vadeli barış ve iş birliği politikalarının dikkate alınması önemli. İktidarın halka dayattığı, ulusal menfaatlerimiz açısından yanlış ama birilerine çok büyük rant kapısı olacak projelerine destek için, çok önemli uluslararası anlaşmaların bu şekilde gündeme getirilmesi, Türkiye’nin güvenilirliği ve imajına zarar verebilir.

  2. Çok açıklayıcı bir yazı. Ancak 5 yıllık periyot konusunda sanırım bir yanlış anlaşılma var. Mad 28 tümden değişkiliği öneriyor, 5 yıl ise kısmı Mad. 29’da. Saygı ve selamlar.

    1. Haklısınız Hocam. Yazımı daha fazla uzatmamak için fesih/tümden değişim ve kısmi değişim/tadilat maddelerini ve bu maddelerin koşullarını ayrıntılı şekilde değerlendirmedim. Bu açıklamanız okuyucularımızı bilgilendirmek açısından çok yararlı oldu. Teşekkür ederim.

  3. Bunlar çok hassas konular. Ama yöneticilerimiz ülkemizi günlük kararlarla yönetiyorlar. Birinci dünya savaşına da benzer olaylar sonucunda girmiştik. Bir kişinin o günkü haleti ruhiyesine göre kararlar alması kabul edilemez. Artık dirayetli yöneticiler tarafından yönetilmek istiyoruz.

Yorum Yap

Düşünce Kuruluşları
Güne Bakış: Naci Koru ile Taliban’ın Afganistan’da yönetimi ele geçirmesi
Takvim
Eylül 2021
PSÇPCCP
 12345
6789101112
13141516171819
20212223242526
27282930