YazılarFotoğraf ArşiviVideo ArşiviHakkımda

Avrupa Yeniden Silahlanıyor: Türkiye Bu Yeni Düzenin Neresinde?

← Önceki Sonraki →

Avrupa, İkinci Dünya Savaşı'ndan bu yana güvenliğini büyük ölçüde Amerika Birleşik Devletleri'ne emanet ederek yaşadı. Atlantik güvenlik sistemi bu iş bölümüne dayanıyordu: Avrupa ülkeleri ekonomik kalkınmaya ve sosyal refaha ağırlık verirken, kıtanın askeri güvenliğinin esas yükünü NATO içinde ABD taşıdı.

Soğuk Savaş'ın sona ermesiyle bu eğilim daha da güçlendi. Sovyet tehdidi ortadan kalkınca savunma bütçeleri küçüldü, ordular daraldı. Genişleyen Avrupa Birliği'nin gündemini güvenlikten çok ortak para, serbest dolaşım ve ekonomik bütünleşme belirledi.

Bugün ise Avrupa farklı bir dünyaya uyanıyor.

İki kırılma: Rusya ve Amerika

Değişimin başlangıç noktası Rusya'nın Ukrayna'ya saldırısı oldu. Savaşın uzaması ve Rusya ile Batı arasındaki ilişkilerin kalıcı bir çatışma niteliği kazanması, Avrupa başkentlerinde güvenlik hesaplarını kökten değiştirdi.

Buna Amerika faktörü eklendi. Washington'ın Avrupa'dan savunma yükünü daha fazla üstlenmesini istemesi yeni değil; ancak Trump'ın ikinci döneminde bu talep açık bir baskıya dönüştü. NATO'nun Haziran 2025'teki Lahey Zirvesi'nde müttefiklerin savunma ve güvenlikle ilgili harcamalarını 2035'e kadar millî gelirlerinin yüzde 5'ine çıkarmayı kabul etmesi bu baskının somut sonucu oldu. Avrupalılar artık şu ihtimali ciddi biçimde hesaba katmak zorunda: ABD Avrupa'nın güvenliğinden tamamen vazgeçmese bile, bu yükü geçmişteki ölçüde taşımayabilir.

Avrupa'nın yeniden silahlanmasını bu iki gelişmeyi birlikte okuyarak anlamak gerekiyor.

Niyet beyanından somut programlara

AB artık niyet açıklamalarıyla yetinmiyor. "ReArm Europe / Readiness 2030" çerçevesinde 2030'a kadar 800 milyar avroya varan ilave savunma harcaması hedefleniyor. Bunun en önemli araçlarından biri, üye ülkelerin ortak savunma tedariklerini uygun koşullu kredilerle finanse etmeyi ve Avrupa savunma sanayiinin üretim kapasitesini artırmayı amaçlayan 150 milyar avroluk SAFE (Security Action for Europe) programı. Komisyonun Ocak 2026'da ilk sekiz üye ülkeye yönelik finansmanı onaylamasıyla SAFE, siyasi bir hedef olmaktan çıkıp işleyen bir yatırım mekanizmasına dönüştü.

Bir başka adım geçen ay atıldı. AB Konseyi 28 Eylül'de, Avrupa Savunma Sanayii Programı (EDIP) kapsamındaki ilk beş "ortak çıkarlı Avrupa savunma projesini" belirledi: drone ve anti-drone sistemleri, deniz ve deniz tabanı güvenliği, uzay, entegre hava ve füze savunması ile Doğu Kanadı Gözetimi. Bu projelerde AB dışından Norveç ve Ukrayna da ortak olarak yer alıyor. Tartışma artık teorik değil.

Türkiye bu mimarinin neresinde?

Avrupa'nın karşı karşıya olduğu güvenlik sorunlarının neredeyse tamamı Türkiye'nin bulunduğu coğrafyada düğümleniyor. Karadeniz'e kıyıdaşız; Rusya ile hem yakın hem rekabetçi bir ilişkimiz var; Ukrayna ile güçlü savunma bağları geliştirdik. Kafkasya, Orta Doğu ve Doğu Akdeniz'de askeri ve siyasi ağırlığımız var; Avrupa ile Asya arasındaki ulaştırma ve enerji yollarının üzerindeyiz. Haritaya bakıldığında Avrupa'nın güvenliğini Türkiye'den bağımsız düşünmek kolay değil.

Türkiye aynı zamanda NATO'nun en büyük askeri güçlerinden biri ve son yirmi yılda kayda değer bir savunma sanayii kapasitesi oluşturdu. İnsansız hava araçlarından savaş gemilerine, füze sistemlerinden elektronik harbe kadar pek çok alanda artık yalnız kendi ihtiyacını karşılayan değil, ihracat yapan bir ülke. Bu kapasite Avrupa ile doğrudan bağlar da kurmaya başladı: Baykar'ın İtalyan Piaggio Aerospace'i satın alması ve Leonardo ile ortak şirket kurması, İspanya'nın 45 Hürjet eğitim uçağı için anlaşma imzalaması, İngiltere ile Eurofighter Typhoon sözleşmesi ve Türkiye'nin 2024'te Avrupa Gökyüzü Kalkanı Girişimi'ne (ESSI) katılması bunun örnekleri.

Fakat burada temel bir çelişki var: Avrupa'nın güvenliği için bu denli önemli bir ülke olmamıza rağmen AB üyesi değiliz ve üyelik perspektifi uzun süredir fiilen askıda.

Kapı kapalı değil: Kanada ve İngiltere örnekleri

Ne var ki Avrupa savunma sistemi artık "üyeler ve üye olmayanlar" diye ikiye bölünmüş kapalı bir yapı değil. SAFE düzenlemesi Ukrayna ile Avrupa Ekonomik Alanı/EFTA ülkelerini üye ülkelere yakın bir konuma getiriyor. Aday ve potansiyel aday ülkeler ile AB'yle Güvenlik ve Savunma Ortaklığı imzalamış ülkeler (Norveç, Japonya, Güney Kore, İngiltere, Kanada, Arnavutluk, Kuzey Makedonya, Moldova gibi) için de ikili anlaşmayla ortak tedariklere katılma yolu açık. Genel kural, tedarik edilen ürünün maliyetinin en az yüzde 65'inin AB, AEA/EFTA ya da Ukrayna kaynaklı olması; yani üçüncü ülkeler için yüzde 35'lik bir pay bulunuyor.

Bunun en çarpıcı örneği Kanada. Kanada ne AB üyesi ne de bir Avrupa ülkesi. Haziran 2025'te AB ile Güvenlik ve Savunma Ortaklığı imzaladı; ardından Kanada şirketlerinin ve Kanada menşeli ürünlerin SAFE tedariklerine katılmasını sağlayan anlaşmayı yaklaşık 10 milyon avroluk mütevazı bir katkı payıyla müzakere etti. AB Konseyi'nin Haziran 2026'da anlaşmayı onaylamasıyla Kanada, SAFE'e katılan ilk Avrupa dışı ülke oldu.

İngiltere örneği farklı ama en az o kadar öğretici. AB'den ayrılmış olmasına rağmen Mayıs 2025'te savunma sanayii, deniz güvenliği, uzay, siber güvenlik, hibrit tehditler ve askeri hareketliliği kapsayan geniş bir Güvenlik ve Savunma Ortaklığı imzaladı. Ancak SAFE'e katılım görüşmeleri, Brüksel'in milyarlarca avroluk katılım payı talebi nedeniyle Kasım 2025 sonunda çöktü; Londra, müzakereleri 2026'da yeniden başlatmayacağını açıkladı. Demek ki kapı açık olsa da eşiği geçmenin bedeli siyasi ve mali pazarlıkla belirleniyor.

Türkiye açısından soru kendiliğinden ortaya çıkıyor:

AB üyesi olmayan Kanada Avrupa savunma sistemine özel bir anlaşmayla dahil olabiliyorsa, NATO'nun en büyük ordularından birine ve hızla büyüyen bir savunma sanayiine sahip, üstelik resmen aday ülke statüsündeki Türkiye neden olamıyor?

Engel hukuki değil, siyasi

Türkiye'nin SAFE'e katılma talebi Temmuz 2025'te Avrupa Komisyonu'na iletildi. Prosedür belli: Komisyonun tavsiyesi, ardından AB Konseyi'nin oybirliğiyle onayı ve ancak bundan sonra ikili müzakereler. Komisyon aynı zamanda üye ülkelerin kaygılarının dikkate alınacağını ve hiçbir üçüncü ülkenin Birliğin ya da bir üye ülkenin çıkarlarına aykırı hareket etmesine izin verilmeyeceğini vurguladı.

Oybirliği şartı Yunanistan'ı ve Güney Kıbrıs Rum Yönetimi'ni belirleyici konuma getiriyor. Yunanistan Başbakanı Kiryakos Miçotakis, TBMM'nin 1995 tarihli "casus belli" kararına atıfla, bir AB üyesini tehdit eden ülkenin programa katılamayacağını savunuyor; Atina bu karar geri alınmadıkça vetosunu kaldırmayacağını açıkça dile getiriyor. GKRY lideri Nikos Hristodulidis de Türkiye'nin SAFE'e erişimini doğrudan Kıbrıs sorununa bağlıyor.

Ancak sorunu yalnız Atina ve Lefkoşa'ya bağlamak eksik olur. Türkiye'nin Rusya'ya yönelik AB yaptırımlarına katılmaması, yaptırımların delinmesine ilişkin kaygılar ve bazı dış politika önceliklerimizin Brüksel'le örtüşmemesi, başka Avrupa başkentlerinde de soru işaretleri yaratıyor. Demokrasi ve hukukun üstünlüğüne ilişkin eleştiriler de bu tabloyu ağırlaştırıyor.

Kısacası Türkiye'nin önündeki engel "AB üyesi olmamak" değil; aday ülke statüsü bize zaten hukuki bir kapı aralıyor. Asıl engel, siyasi güven eksikliği.

Karşılıklı bir maliyet

Bu tablo yalnız Türkiye için değil, Avrupa için de bir çelişki. Bir yanda stratejik özerkliği güçlendirme, savunma sanayiindeki kapasite açığını kapatma ve Rusya karşısında caydırıcılığı artırma hedefi; öte yanda bu hedeflere en çok katkı yapabilecek müttefiklerden birinin yeni mimarinin dışında tutulması. Avrupa'nın üretim kapasitesini hızla büyütmeye çalıştığı bir dönemde, mühimmat, insansız sistemler ve deniz platformlarında rekabetçi üretim yapabilen bir ortağı tedarik zincirlerinin dışında bırakmak Avrupa'nın kendi hedefleriyle çelişiyor.

Türkiye açısından ise dışarıda kalmanın bedeli milyarlarca avroluk bir pazarı kaçırmaktan ibaret değil. Asıl kayıp, Avrupa'nın önümüzdeki on yıllarda kuracağı güvenlik düzeninin karar alma, standart belirleme, üretim ve teknoloji ağlarının dışında kalmak olur. Bugün seçilen ortak projeler, yarının Avrupa standartlarını ve tedarik zincirlerini şekillendirecek.

Taraflardan her biri bu durumu ötekinin sorunu olarak görmeye yatkın: Türkiye "Avrupa'nın bize ihtiyacı var" diyerek bekleyebilir; Avrupa ise siyasi anlaşmazlıkları gerekçe göstererek Türkiye'yi dışarıda tutabilir. Bu karşılıklı bekleyişin bedelini iki taraf da öder. Avrupa'nın Türkiye'ye ihtiyacı olduğu doğru; fakat bu ihtiyaç, Türkiye'nin yeni mimariye kendiliğinden dahil edileceği anlamına gelmiyor.

Masanın neresinde?

Yıllardır Türkiye-Avrupa ilişkilerini üyelik müzakereleri, Gümrük Birliği, vize serbestisi ve siyasi kriterler üzerinden tartışıyoruz. Önümüzdeki dönemde bu başlıklara yeni ve çok daha stratejik bir başlık ekleniyor: Avrupa'nın güvenliği.

Avrupa'nın yeniden silahlanması birkaç yıllık geçici bir tepki değil, kıtanın güvenlik anlayışında kalıcı bir dönüşümün başlangıcı gibi görünüyor. Türkiye'nin önündeki tercih de buradan doğuyor: Bu gelişmeyi yalnızca Türk savunma sanayii için büyük bir ihracat pazarı olarak mı göreceğiz, yoksa Türkiye ile Avrupa arasında uzun zamandır zayıflayan stratejik bağları yeniden kurmanın fırsatı olarak mı?

İkinci yolun Türkiye için çok daha önemli sonuçlar doğuracağı kanaatindeyim. Çünkü asıl mesele Avrupa'ya daha fazla silah satmak değil, önümüzdeki on yıllarda şekillenecek yeni Avrupa güvenlik düzeninde masanın neresinde oturacağımızdır.

Bu yüzden kendimize sormamız gereken soru şu: Yalnızca Avrupa'nın bize neden ihtiyaç duyduğunu mu anlatacağız, yoksa Avrupa'nın bizimle neden çalışmak isteyeceğine dair güçlü bir siyasi ve stratejik teklif de ortaya koyabilecek miyiz?

Bu teklifin yalnız savunma sanayiindeki başarıya dayanamayacağını düşünüyorum. Türkiye'nin aynı zamanda Avrupa ile ortak bir güvenlik anlayışını paylaşan, demokratik değerlere ve hukukun üstünlüğüne bağlı, öngörülebilir bir ülke olarak görülmesi gerekiyor. Çünkü yeni Avrupa güvenlik düzeninde masaya yalnızca güçlü silahlarla değil, güvenilir bir ortak olarak oturmak belirleyici olacak.


İlk Yorumu Yaz