YazılarFotoğraf ArşiviVideo ArşiviHakkımda
Toplum ← Yazılara dön

Kastelli’den Fonlara: Kırk Dört Yıl Sonra Aynı Soru

← Önceki Sonraki →

Bir milyon lira bir yıl içinde nasıl on milyon lira olabilir?

İyi ki zamanında emekli olmuşum; iyi ki şu sıralar yurt dışında bir büyükelçilikte görevde değilim. Düşünüyorum da, meslektaşlarım şimdilerde resepsiyonlarda, akşam yemeklerinde yabancı diplomatların fon krizine dair sorularıyla karşı karşıyadır. “Söyler misiniz, ülkenizde yüzde bin kazanç getiren fonlar varmış; yarım milyon insanın bu fonlara yatırdığı milyarlarca dolar bir anda buharlaşmış; bu nasıl olabilir” diye başlayan, ardı arkası kesilmeyen sorular. Bir diplomat için en zor an, içinden geçeni söyleyemeyip ülkesini savunacak bir cümle aramak zorunda kaldığı andır. Bu kez o cümleyi bulmak hiç kolay olmasa gerek.

Banker Kastelli olayının patladığı 1982 yılında Dışişleri Bakanlığındaki ilk yıllarımı yaşıyordum. Meşhur 24 Ocak 1980 kararlarının ardından, Temmuz 1980’de mevduat faizleri serbest bırakılmıştı. Bu ortamda banka olmayan aracı kurumlar mantar gibi çoğaldı ve halka “banker” adıyla yüksek faizli mevduat sertifikaları, tahviller satmaya başladı. Cevher Özden’in Kastelli’si bunların en büyüğüydü ve bankalardan çok daha yüksek faiz veriyordu. Sermaye Piyasası Kanunu 1981’de çıkmıştı ama Sermaye Piyasası Kurulu daha yeni yeni teşkilatlanıyordu; ortada doğru dürüst bir denetim mekanizması yoktu. Haziran 1982’de, pek çok kişinin zaten beklediği son geldi: Özden yurt dışına kaçtı, firma ödemeleri durdurdu ve kısa sürede bütün banker sistemi domino taşları gibi yıkıldı. Birikimini bankerlere emanet eden memur, emekli, esnaf yüz binlerce insan mağdur oldu. Olayın siyasi faturası da ağır oldu: Ekonomiden sorumlu Başbakan Yardımcısı Turgut Özal ve Maliye Bakanı Kaya Erdem, askeri yönetim dönemine rağmen, Temmuz 1982’de görevlerinden ayrıldı.

Özal’lı yıllarda ekonomik hayatı düzenlemek için bir dizi adım atıldı; bankacılık ve sermaye piyasası mevzuatı sıkılaştırıldı. Ama sonraki yıllarda birbirini izleyen koalisyonlar, yüksek enflasyon ve 1994 krizi, finans dünyasının kalıcı bir istikrara kavuşmasına imkan vermedi. 19 Şubat 2001’de Milli Güvenlik Kurulu toplantısında zamanın Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer’in Başbakan Bülent Ecevit’e anayasa kitapçığını fırlatması ve Ecevit’in dışarı çıkıp “devlet krizi” demesi, zaten kırılgan olan ekonomiyi Cumhuriyet tarihinin en ağır krizlerinden birine sürükledi. Kemal Derviş’le başlatılan program, bankacılığın yeniden yapılandırılması ve Merkez Bankası’nın bağımsızlığıyla önemli bir zemin oluşturdu. Sonraki yıllarda bu zeminin üzerinde bütçe disiplini, kamu borcunun azaltılması ve enflasyonun düşürülmesi yönünde önemli adımlar atıldı.

AK Parti döneminde ekonomide atılan adımlar zihnimde daha net saklı. Bütçe disiplinine sıkı sıkıya bağlı kalındı, kamu borcunun milli gelire oranı hızla düşürüldü. Yıllardır yüzde otuzların, kırkların altına inmeyen enflasyon 2004 sonunda tek haneye indi; 2005’te liradan altı sıfır atıldı. 2001 krizinin dersleriyle yeniden yapılandırılan bankacılık sistemi, 2008 küresel krizini dünyanın pek çok ülkesinden daha az hasarla atlattı. Bu başarıda, özellikle Ali Babacan’ın piyasalara ve bundan da önemlisi dünyaya verdiği güvenin payı büyüktü.

Bu vesileyle bir anımı da paylaşayım. Riyad’daki görevimden yeni dönmüştüm. O yıllarda hala eski tip, plastik kaplı pasaportları kullanıyorduk; çipli pasaport olarak bilinen, ileri teknolojiyle üretilen pasaportun altyapısı bir türlü kurulamıyordu. Bilişimle yakınlığımı bilen zamanın İçişleri Bakanı Beşir Atalay ile bizim bakanımız Ahmet Davutoğlu, bu projeyi benim yürütmemi istediler. Ben de memnuniyetle kabul ettim. Dört buçuk ay gibi kısa bir sürede çipli pasaport altyapısını kurup uygulamaya geçecek duruma geldik.

Bu aşamada bir kaygım vardı: Pasaport cüzdanı ve süre uzatma bedellerimiz dünyadaki hemen her ülkeden yüksekti. Başarılı bir projeye imza attığımız bir anda pasaport ücretlerinin düşürülmesini talep edersem olumlu karşılık bulacağımı düşünerek, ekonominin başındaki Ali Babacan’ı ziyaret ettim. Babacan beni dikkatle dinledi, gelinen noktadan duyduğu memnuniyeti ifade etti; ama hemen ardından “Mümkün değil Naci Bey,” dedi, “pasaport harçlarını düşürürsek ekonomide popülist kararlar aldığımız düşüncesi yerleşir, yanlış anlaşılır. Harçları düşürmemiz mümkün değil.” Ben de dosyamı koltuğumun altına alıp umutsuz bir şekilde bakanlığa döndüm. Söylemek istediğim şu: O yıllarda ekonomi, kuruşu kuruşuna hesap soran, sıkı bir denetim ve yönetim anlayışıyla idare ediliyordu. (*)

Şimdi fon krizine bakınca insan kendi kendine soruyor: Ekonomi bu kadar mı denetimsiz? Kırk dört yıl önce denetim mekanizmasının henüz doğru dürüst kurulmadığı bir ortamda yaşanan Banker Kastelli olayının çok daha büyüğüne, bugün SPK’sı, BDDK’sı, MASAK’ı, TEFAS’ı, bağımsız denetim şirketleri ve başka kontrol mekanizmaları bulunan bir finansal sistem içinde nasıl gelindiğini anlamakta zorlanıyorum.

Kastelli’nin vaadi, bankaların verdiği faizin üzerine birkaç puan eklemekti. Bugünün fonlarında ise birkaç yıl içinde parayı beşe, ona katlayan getirilerden, birkaç yüz milyon dolarlık şirketlerin piyasa değerlerinin on milyarlarca dolara çıkmasından söz ediliyor. Üstelik bunların önemli bir bölümü gözümüzün önünde gerçekleşti. Bu fonların kurucuları devlet büyüklerimizle, ekonomi profesörleriyle boy boy fotoğraf çektirdi, en üst seviyede kabul gördü. Bugün tutuklananlar arasında televizyon ekranlarından tanıdığımız ekonomi profesörlerinin de bulunması, tablonun ne kadar geniş bir çevreye yayıldığını gösteriyor. Yeterince erken ve yüksek sesle şu soruyu soran çıkmadı: “Bir milyon lira bir yıl içinde nasıl on milyon lira olabilir?” Oysa basında yer alan haberlere göre fonlardaki olağandışı hareketlere dair uyarılar aylar önce yapılmış, savcılık soruşturması da Ağustos ortasında başlamıştı. Buna rağmen fonların bir süre daha alım satıma açık kalması, bugün cevap bekleyen sorulardan biri olarak ortada duruyor.

Rakamlar ürkütücü. SPK’nın 17 Eylül’de yedi portföy yönetim şirketine ait 130 civarındaki fonu işleme kapatıp tasfiyeye almasıyla, yarım milyona yakın yatırımcının parası dondu. Tasfiyeye alınan fonların büyüklüğü 830-890 milyar lira, yani 17-20 milyar dolar civarında. Ancak bu rakam gerçek kaybı değil, kâğıt üzerindeki değeri gösteriyor; o değerin önemli bir kısmı da şişirilmiş hisse fiyatlarından oluşuyor. Asıl kaybın ne kadar olduğunu, varlıklar satılmaya çalışıldığında göreceğiz.

Toplanan paraların bir bölümünün sistemin çöküşünü öngören veya bundan yararlanan kişiler tarafından daha önce çekildiği, bir bölümünün de yurt dışına çıkarılmış olabileceği yönündeki iddialar, zararın nasıl telafi edileceği sorusunu daha da ağırlaştırıyor. O halde mağdurlara ödeme yapmak için para nereden bulunacak? Bir soru da şu: Bu firmaların varlıkları satılıp yatırımcılara dağıtılırken hangi yöntem uygulanacak?

Ekonomi bilgisine güvendiğim ve insan olarak da takdir ettiğim Kerim Rota, bu soruya cevap verirken tasfiye sürecini anlatıyor. Tasfiye yöneticisi olarak Ziraat Bankası görevlendirildi, süre üç aydan altı aya uzatıldı. Varlıklar satıldıkça elde edilen parayla ilk önce 17 Eylül günü saat 13.30’dan önce satış talimatı vermiş olanlara ödeme yapılacak; kalan para ise diğer yatırımcılara payları oranında dağıtılacak. Yani ilk sırada, paralarını çekmek için davranmakta biraz daha hızlı olanlar var; üstelik muhtemelen bugün şişirilmiş olduğu kabul edilen fiyatlar üzerinden. Zamanında davranamayan yüz binlerce küçük yatırımcı ise en sona kalıyor. Bu çevrenin bugüne kadar elde ettiği kazançlar ve yurt dışına çıkarıldığı iddia edilen paralar düşünüldüğünde, onlara kalacak paranın yeterli olup olmayacağı da ayrı bir soru.

Adaletli bir çözüm için yapılması gerekenler aslında belli. Fonları yöneten ve bu düzenden kazanç sağlayanların mal varlıklarının ivedilikle tespit edilmesi ve hukukun izin verdiği ölçüde güvence altına alınması gerekir. Yurt dışına kaçırıldığı iddia edilen paraların da peşine düşülmeli; bu da ancak MASAK’ın, yargının ve Dışişleri’nin birlikte çalışmasıyla, diğer ülkelerle adli yardımlaşma ve varlık iadesi mekanizmalarının kararlılıkla işletilmesiyle mümkün. Bu sürecin ne kadar zahmetli olduğunu meslek hayatımdan biliyorum; ama siyasi irade gösterildiğinde sonuç alınabildiğine tanığım.

Ödeme sırası da yeniden düşünülmeli; son saatte haberi alıp parasını çekebilenlerle birikimini son kuruşuna kadar orada bırakan emekli aynı kefeye konamaz. Burada yalnızca ne kadar paranın geri alınacağı değil, mevcut varlıkların hangi hukuki ve hakkaniyet ölçülerine göre yatırımcılara dağıtılacağı da açıkça ortaya konulmalı. Kimsenin gözünün yaşına bakılmamalı.

Ama bütün bunların gerçek olabilmesi için bir şartın yerine gelmesi gerekiyor: Bu kararları alacak ve uygulayacak insanların bu şebekenin ağına düşmemiş olduğundan emin olmalıyız. Kırk dört yıl önce, askeri yönetim altında bile, ekonomiden sorumlu isimler siyasi sorumluluğu üstlenip görevlerinden ayrılmıştı. Bugün denetim görevini yerine getirmeyenlerden hesap sorulmadıkça, yabancı meslektaşlarımızın sorularına verilecek inandırıcı bir cevap da, vatandaşın devlete olan güvenini onaracak bir adım da bulunamayacaktır.

--------

(*) Ali Babacan ile bu görüşmemizin ardından pasaport harçlarının düşürülmesi konusunda yeni bir girişimde bulunmadım. Uygulamaya başladığımız ilk gün Beşir Bey’le birlikte önce Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’ü, ardından da Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ı ziyaret edip yeni pasaportlarını elden teslim ettik. Cumhurbaşkanımız da Başbakanımız da projenin başarıyla sonuçlanmasından memnundu. İzin isteyip tam ayrılacağımız sırada Başbakan, “Benim yapabileceğim bir şey var mı Naci Bey?” diye sordu. “Her şey yolunda, bir şey yok Sayın Başbakanım,” dedim. Ama tam o sırada Beşir Bey araya girdi: “Pasaport harçlarının yüksek olduğunu söylüyordun Naci, Sayın Başbakanımıza da söylesene.” Oysa Ali Bey’le konuştuktan sonra ben bu konuyu kendi içimde kapatmıştım; orada yeniden gündeme getirmek hoş olmayacaktı. Ancak İçişleri Bakanımızın bu müdahalesi üzerine pasaport harçlarının ne kadar yüksek olduğunu Başbakan Erdoğan’a anlattım. O da ilave hiçbir bilgi istemeden Başbakanlık Müsteşarı Efkan Ala’yı arayıp pasaport harçlarının hemen düşürülmesi talimatını verdi. O gece harçlar yaklaşık yüzde 50 oranında düşürüldü. Ben de bir süre Ali Babacan’ın gözüne görünmemeye gayret ettim.

İlk Yorumu Yaz