YazılarFotoğraf ArşiviVideo ArşiviHakkımda

Avrupa’nın Türkiye’ye ihtiyacı var, peki Avrupa’da Türkiye’ye yer var mı?

← Önceki Sonraki →

Avrupa Birliği ile Türkiye arasındaki ilişkiler uzun zamandır garip bir seyir izliyor. Avrupa, stratejik önemimizi her fırsatta vurguluyor, ancak bizi kendi geleceğinin bir parçası olarak görmekte isteksiz davranıyor. Biz ise Avrupa Birliği üyeliğini stratejik hedef olarak tanımlamayı sürdürüyor, fakat bu hedefe ulaşmak için gerekli adımları atmak konusunda aynı kararlılığı göstermiyoruz.

Son dönemde uluslararası alanda yaşanan gelişmeler, bu çelişkiyi daha da görünür hale getirdi. Rusya’nın Ukrayna’ya saldırısıyla başlayan savaş, ABD’nin dış politika önceliklerindeki değişim, Çin’in ekonomik ve teknolojik yükselişi ve uluslararası ticarette giderek artan korumacılık eğilimleri, Avrupa’yı kendi geleceği üzerinde yeniden düşünmeye zorluyor. Bu arayışların Türkiye’yi de yakından ilgilendiren sonuçları var.

Geçen hafta Ekopolitik’te yayımlanan “Avrupa Yeniden Silahlanıyor: Türkiye Bu Yeni Düzenin Neresinde?”⁠ başlıklı yazımda Avrupa’nın güvenlik mimarisini yeniden şekillendirme çabalarına ve Türkiye’nin bu süreçte üstlenebileceği role değinmiştim.

Bu kez konunun farklı bir boyutu üzerinde durmak istiyorum: Avrupa’nın Türkiye’ye duyduğu stratejik ihtiyaç, ülkemizin Avrupa Birliği ile siyasi ilişkilerine de yansıyacak mı? Yoksa Türkiye, Avrupa’nın güvenliğine ve ekonomik gücüne katkıda bulunan, fakat siyasi bütünleşmenin dışında tutulan bir ortak olarak mı kalacak?

Avrupa’nın yeni arayışı

Avrupa Birliği’nin Genişlemeden Sorumlu Komiseri Marta Kos’un son aylarda yaptığı açıklamalar, ilişkilerin içinde bulunduğu durumu oldukça iyi özetliyor. Kos, Türkiye’nin üyelik hedefinden uzaklaştığını belirtirken, değişen jeopolitik gerçekler karşısında Avrupa’nın Türkiye’ye ihtiyaç duyduğunu ve ülkemizin Avrupa güvenliği açısından artan stratejik önemini de açıkça kabul ediyor.

Aslında burada yeni bir şey yok. Türkiye’nin Avrupa açısından stratejik önemi, Soğuk Savaş yıllarından bu yana bilinen bir gerçek. NATO üyeliği, coğrafi konumu, askeri kapasitesi, enerji ve ulaştırma koridorlarındaki rolü Türkiye’yi Avrupa güvenliğinin önemli unsurlarından biri haline getiriyor.

Ancak bugün bu özelliklere yeni boyutlar ekleniyor. Avrupa ülkeleri savunma kapasitelerini geliştirmeye çalışırken Türkiye’nin askeri ve teknolojik imkanlarını daha yakından değerlendiriyor. Aynı zamanda Çin’e ve uzak coğrafyalardaki üretim merkezlerine bağımlılıklarını azaltma arayışında Türkiye’nin üretim altyapısı ve Avrupa pazarına yakınlığı önem kazanıyor.

Ekonomik bağlar da bu tabloyu destekliyor. Avrupa Birliği uzun yıllardır Türkiye’nin en büyük ticaret ortağı; ihracatımızın yüzde 40’tan fazlası AB pazarına yöneliyor, ülkemizdeki doğrudan yabancı yatırımların da büyük bölümü AB kaynaklı.

Dolayısıyla Türkiye artık yalnızca göç sorununda iş birliği yapılması gereken veya güvenlik alanında katkısından yararlanılacak bir ülke değil. Avrupa’nın ekonomik ve stratejik geleceğini şekillendirme çabalarında da dikkate alınması gereken bir aktör.

Ne var ki bu yaklaşımın siyasi bütünleşme konusunda benzer bir açılıma yol açtığını söylemek henüz mümkün değil.

Bunun en çarpıcı örneğini, Avrupa’nın yeniden silahlanma çabalarının merkezinde yer alan SAFE programında gördük. Avrupa savunma sanayisini güçlendirmek amacıyla oluşturulan 150 milyar avroluk bu kredi mekanizmasına Türkiye’nin katılım talebi, Yunanistan ve Güney Kıbrıs’ın itirazlarıyla karşılaştı; Almanya gibi bazı üye ülkelerin desteğine rağmen sonuç alınamadı. Türkiye’nin savunma kapasitesine en çok ihtiyaç duyulduğu bir dönemde, karar ikili anlaşmazlıklar üzerinden şekillendi.

Bu örnek, yazının temel sorusunu da özetliyor: Türkiye’nin katkısı isteniyor, ancak bu katkının hangi şartlarda kabul edileceğine Türkiye’nin oturmadığı masalarda karar veriliyor.

Üyelik neden gerçekleşmedi?

Türkiye’nin Avrupa ile bütünleşme arayışı yarım asrı aşan bir geçmişe sahip. 1963 Ankara Anlaşması, 1996’da yürürlüğe giren Gümrük Birliği, 1999 Helsinki Zirvesi’nde adaylığın kabulü ve 2005’te üyelik müzakerelerinin başlaması, bu uzun yolculuğun önemli aşamalarıydı.

1999 Helsinki Zirvesi’nin ardından hız kazanan reform süreci, 2001 anayasa değişiklikleriyle başladı ve 2000'li yılların ilk yarısında AK Parti hükümetleri döneminde yoğunlaşarak sürdü. Türkiye’nin üyelik perspektifi hiç olmadığı kadar güçlenmişti; Avrupa Birliği’nin demokratikleşme ve ekonomik dönüşüm bakımından Türkiye üzerinde önemli bir etkisi vardı.

O yıllarda görev yaptığım ülkelerde yabancı meslektaşlarımın, ekonomide ve demokratikleşmede gerçekleştirdiğimiz reformları nasıl başardığımızı merakla sorduklarını hatırlıyorum.

Ancak sonraları bu büyü bozuldu. Avrupa’da Türkiye’nin üyeliğine başından beri mesafeli duran çevreler vardı; Fransa ve Avusturya başta olmak üzere bazı ülkelerde Türkiye’nin büyüklüğü, nüfusu, kültürel özellikleri ve Avrupa’nın kimliği üzerindeki olası etkileri tartışılıyordu. Türkiye’de iktidarın zamanla farklı bir kulvara girmesi ve Batı’nın bir parçası olma yönündeki çabalarımızın durma noktasına gelmesi, bu çevrelerin elini güçlendirdi. AB ülkeleri de frene bastı ve ilişkilerimiz giderek bozuldu.

Kıbrıs sorunu da müzakere sürecinin önündeki en önemli siyasi engellerden biri haline geldi. Güney Kıbrıs’ın bütün adayı temsil ettiği kabulüyle Avrupa Birliği’ne alınmasının ardından, Türkiye ile ilişkilerde yeni ve çözümü güç sorunlar ortaya çıktı. Türkiye’nin Ankara Anlaşması’na Ek Protokol’ü Güney Kıbrıs’a uygulamaması gerekçesiyle AB, 2006 yılında sekiz müzakere faslını dondurdu; ardından Fransa ve Güney Kıbrıs da bazı fasılları tek taraflı olarak bloke etti. Böylece Kıbrıs sorunu, katılım sürecini fiilen kilitleyen bir düğüme dönüştü.

Buna karşılık Türkiye’de yaşanan gelişmelerin de süreç üzerindeki olumsuz etkilerini görmezden gelemeyiz. Demokratik standartlar, yargı bağımsızlığı, ifade özgürlüğü ve hukukun üstünlüğü konularında yaşanan gerilemeler, Avrupa’nın Türkiye’ye yönelik eleştirilerini artırdı. Üyelik hedefi giderek siyasi gündemin arka sıralarına düştü.

Sonuçta AB Konseyi’nin Haziran 2018 tarihli kararıyla müzakereler fiilen durma noktasına geldi; o tarihten bu yana yeni bir fasıl açılmadı.

Bugün ortaya çıkan tabloyu yalnızca Avrupa’nın Türkiye’yi istememesiyle veya Türkiye’nin üyelik koşullarını yerine getirmemesiyle açıklamanın mümkün olmadığını düşünüyorum. Her iki tarafın siyasi tercihleri, karşılıklı güven kaybı ve uluslararası şartlar bu sonucu birlikte hazırladı.

Avrupa Türkiye’yi nasıl görmek istiyor?

Son yıllarda Avrupa Birliği’nin Türkiye’ye yaklaşımında dikkat çekici bir eğilim var. Üyelik müzakerelerini yeniden canlandırmak yerine, karşılıklı çıkarların bulunduğu alanlarda iş birliğini geliştirmek tercih ediliyor.

Gümrük Birliği’nin güncellenmesi, göç yönetimi, enerji güvenliği, savunma sanayisi ve bölgesel krizler bu alanların başında geliyor.

Türkiye’nin Avrupa’ya sağlayabileceği katkılar ön plana çıkarılırken, Türkiye’nin Avrupa’nın siyasi geleceğinde nasıl bir yere sahip olacağı sorusu cevapsız bırakılıyor.

Avrupa Birliği’nin Türkiye için öngördüğü ilişkinin, tam üyelik yerine kalıcı bir stratejik ortaklık modeline dönüşmekte olduğu izlenimi güçleniyor. 

Oysa stratejik ortaklık ile üyelik aynı şey değil. Ortaklık, karşılıklı çıkarların örtüştüğü alanlarda iş birliği yapılmasını sağlar. Üyelik ise ortak karar alma mekanizmalarında yer almayı, siyasi sorumlulukları paylaşmayı ve Avrupa’nın geleceğinin şekillenmesine doğrudan katılmayı mümkün kılar.

Bu farkın somut maliyetini Gümrük Birliği’nde yıllardır yaşıyoruz. Türkiye, AB’nin ortak ticaret politikasını uygulamakla yükümlü olduğu halde, bu politikanın belirlendiği süreçlerde söz hakkına sahip değil. AB’nin üçüncü ülkelerle imzaladığı serbest ticaret anlaşmaları o ülkelerin mallarına Türkiye pazarını da fiilen açarken, Türk mallarına aynı kolaylık otomatik olarak tanınmıyor.

Türkiye açısından asıl mesele de burada ortaya çıkıyor. Avrupa’nın güvenliğine katkıda bulunan, ekonomisiyle bütünleşen, ancak karar alma süreçlerinin dışında kalan bir Türkiye, uzun vadede nasıl bir ilişki içerisinde olacaktır?

Türkiye’nin de karar vermesi gerekiyor

Bu noktada yalnızca Avrupa’nın tutumunu sorgulamak yeterli değil. Türkiye’nin de Avrupa Birliği ile ilişkilerden ne beklediğini ve üyeliği gerçekten isteyip istemediğini açıklığa kavuşturması gerekiyor.

Eğer üyelik hala stratejik bir hedefse, bunun yalnızca resmi açıklamalarda tekrarlanması anlamlı değil. Bu hedefin gerektirdiği siyasi, hukuki ve kurumsal düzenlemelerin de gündeme alınması gerekir.

Burada özellikle üzerinde durmak istediğim bir husus var. Demokrasi, hukukun üstünlüğü, yargı bağımsızlığı ve temel özgürlükler, Avrupa Birliği’ne üye olabilmek için yerine getirilmesi gereken dışarıdan dayatılmış şartlar olarak görülmemeli.

Bunlar öncelikle kendi vatandaşlarımıza karşı sorumluluklarımızdır.

Avrupa Birliği üyeliğinden bağımsız olarak da güçlü bir hukuk düzenine, güvenilir kurumlara ve demokratik standartlara ihtiyacımız var.

Öte yandan Avrupa’nın da Türkiye’ye karşı geçmişten gelen önyargılarını ve siyasi çekincelerini aşması gerekiyor. Türkiye’nin üyelik sürecinin yalnızca teknik kriterlerle açıklanamayacağını artık herkes biliyor. Türkiye bütün şartları yerine getirse bile bazı Avrupa ülkelerinin siyasi ve kültürel nedenlerle üyeliğe karşı çıkabileceği gerçeğini göz ardı edemeyiz.

Bu nedenle ilişkilerin geleceği, yalnızca Ankara’nın atacağı adımlara değil, Avrupa’nın kendi geleceğini nasıl tanımlayacağına da bağlı.

Yeni bir fırsat doğabilir mi?

Uluslararası ilişkilerde şartlar değiştikçe ülkelerin öncelikleri de değişiyor. Bugün Avrupa’nın karşı karşıya bulunduğu güvenlik sorunları ve ekonomik rekabet baskısı, Türkiye ile ilişkilerin yeniden değerlendirilmesini sağlayabilir.

Bu fırsatın somut sonuçlara dönüşmesi için Gümrük Birliği’nin güncellenmesi, vize sorunlarının aşılması, savunma ve teknoloji alanlarında iş birliğinin geliştirilmesi ve siyasi diyaloğun canlandırılması kuşkusuz önemli adımlar olacaktır.

Ancak yalnızca bu alanlarda ilerleme sağlanması yeterli değil. Türkiye ile Avrupa arasındaki ilişkilerin geleceği konusunda daha kapsamlı bir siyasi anlayışa ihtiyaç var.

Avrupa Birliği’nin kendi içinde yürüttüğü genişleme tartışması da bu açıdan yakından izlenmeli. Ukrayna, Moldova ve Batı Balkan ülkelerinin üyelik süreçleri, Brüksel’de kademeli ya da farklılaştırılmış bütünleşme modellerinin daha açık konuşulmasına yol açtı. Aday ülkelerin tam üyelikten önce iç pazara ve belirli AB politikalarına aşamalı olarak dahil edilmesi gibi formüller artık gündemde.

Bu modeller Türkiye için iki yönlü bir anlam taşıyor. Doğru kurgulanırsa, durma noktasına gelmiş ilişkiye yeniden bir yön ve somut ara hedefler kazandırabilir. Ancak tam üyelik perspektifinden kopuk biçimde uygulanırsa, Türkiye’yi kalıcı olarak “içeride ama masada değil” konumunda tutan bir ortaklık modelinin kurumsallaşmasına da dönüşebilir. Bu nedenle Türkiye’nin bu tartışmayı seyretmek yerine, kendi önceliklerini ortaya koyarak tartışmanın içinde yer alması gerekiyor.

Türkiye’nin Avrupa’yla ilişkileri yalnızca coğrafyanın veya güncel stratejik çıkarların sonucu değil. İki yüzyılı aşan modernleşme tarihimizin, ekonomik ve toplumsal ilişkilerimizin ve uluslararası sistemdeki yerimizin de önemli bir parçası.

Ben Türkiye’nin Avrupa ile bütünleşme hedefinin korunmasının, hem ülkemizin uzun vadeli çıkarları hem de demokratik gelişimi bakımından önemli olduğunu düşünüyorum. Ancak bunun gerçekleşebilmesi için iki tarafın da geçmişteki yaklaşımlarını gözden geçirmesi gerekiyor.

Avrupa Türkiye’nin stratejik önemini kabul etmekle yetinmemeli, onun Avrupa’nın geleceğindeki siyasi yerini de açık biçimde tartışabilmeli.

Türkiye ise Avrupa’nın kendisine duyduğu ihtiyacı, üyelik şartlarından uzaklaşmanın gerekçesi olarak değil, ilişkileri yeniden canlandırmanın fırsatı olarak değerlendirmeli.

Avrupa’nın Türkiye’ye ihtiyacı olduğu açık. Ama asıl soru hala cevapsız: Avrupa Türkiye’ye kendi geleceğinde yer açmaya, ülkemizdeki yönetim de bu geleceğin gerektirdiği sorumlulukları üstlenmeye hazır mı?

İlk Yorumu Yaz