BM Kürsüsünden Yankılanan Yalnızlık
Cumhurbaşkanı Erdoğan'ın 81. BM Genel Kurul toplantısına katılmak üzere New York'a gitmesiyle birlikte Birleşmiş Milletler bir kez daha gündemimize girdi. Oysa dünyada bunca kritik gelişme, çatışma ve savaş yaşanırken, sahnenin merkezinde olması gereken kuruluşların başında gelmesi gerekirdi Birleşmiş Milletler'in. Son yıllarda çok taraflı diplomasinin ağırlığının azalması, Trump'lı Amerika'nın kural tanımaz ve dünyaya meydan okuyan tavrı sonucunda, teşkilat artık kritik anlarda ilk akla gelen adres olmaktan çıktı.
İlginçtir ki bu yılki Genel Kurul'un teması bile bu gerçeği örtük biçimde kabul ediyor: "Güveni yeniden tesis etmek, dönüşümü yönetmek." Erdoğan da konuşmasında bu tespiti bizzat doğruladı — BM'yi, 81 yıl önce kurulduğunda üstlendiği barış ve güvenlik görevini artık icra edemez hale gelmiş, "kan kaybeden" bir yapı olarak tanımladı. Bir kuruluşun kendi yıl dönümü toplantısında kendi meşruiyet krizini tema yapması, aslında meselenin geldiği noktayı da özetliyor.
Orta Doğu yine konuşmanın odak noktasındaydı
Cumhurbaşkanı'nın konuşmasının önemli bir bölümü, önceki yıllarda olduğu gibi Orta Doğu'daki gelişmelere ayrıldı. İsrail'in Filistinlilere yıllardır uyguladığı zulüm ve Gazze'de yaşananlar, konuşmanın odağındaydı. Erdoğan, Gazze'yi "çağımızın en insanlık dışı katliamı" olarak nitelendirirdi. Beklendiği üzere cumhurbaşkanı konuşmadan hemen önce İsrail heyeti salondan ayrıldı. Erdoğan konuşurken, geçmiş yıllarda olduğu gibi "dünya beşten büyüktür" söylemini de tekrarladı — Güvenlik Konseyi'nin beş daimi üyenin inisiyatifine hapsolmuş yapısına yönelik eleştirisini bir kez daha dile getirdi.
BM Güvenlik Konseyi'nin beş ülkeye bağımlı yapısı, aynı zamanda ABD'nin krizlerde tek taraflı hareket edebilmesinin de zeminini oluşturuyor. Cenevre BM Ofisindeki görev yıllarım sırasında birinci elden deneyimlediğim, çok taraflılığın zayıflaması ve Güvenlik Konseyi'nin işlevsizleşmesi, aslında aynı madalyonun iki yüzü.
Kürsü dışında da yoğun bir trafik
BM'nin bu gelenekselleşmiş toplantısı, sadece dünya liderlerinin mesaj verdiği bir podyum değil; aynı zamanda ikili diplomasi açısından da yılın en yoğun haftalarından biri. Bu yıl da öyle oldu. Ziyaretin belki de en çok merak edilen tarafı, Erdoğan'ın Trump'la yapacağı görüşme. Temmuzdaki NATO Zirvesi'nden bu yana iki liderin ilk yüz yüze teması olacak bu görüşme. İlişkilerin görünürde iyi seyretmesi, arka planda süren F-35/S-400 ve CAATSA yaptırımları gibi teknik ama kritik dosyaların hala çözülmemiş olduğu gerçeğini gölgelemiyor.
Türkiye'nin köprü rolü / AB'nin sessizliği
Ülke içinde yaşanan pek çok soruna rağmen Türkiye, 90 milyona yaklaşan nüfusu, jeopolitik konumu ve Avrupa ile Orta Doğu arasında köprü olma iddiasıyla önemini korumaya devam ediyor. Erdoğan'ın konuşmasında övünçle andığı Karadeniz Tahıl Koridoru örneği de bu tezin somut bir kanıtı sayılabilir. Bu bölgesel sahiplenmenin, hem küresel hem bölgesel güvenliğe katkı sunabildiğinin de göstergesi. Bu konum, özellikle Trump Amerika’sının Avrupa'ya mesafe koyması, birçok konuda desteğini geri çekmesi ve Atlantik ittifakının zorlanmasıyla birlikte, Türkiye'nin ağırlığını daha da artırıyor.
Fakat işte burada garip bir çelişki ortaya çıkıyor. Avrupa, ABD desteğini kaybettiği ve kendi güvenlik mimarisini yeniden düşünmek zorunda kaldığı bir dönemde bile Türkiye'yi tam bir ortak olarak görmeye yanaşmıyor. 1987'de yapılan tam üyelik başvurusunun üzerinden 39 yıl geçti; 2005'te başlayan katılım müzakereleri 2018'den bu yana fiilen durma noktasında. Bu süre zarfında Türkiye'nin adaylık statüsünden bile ciddi biçimde söz edilmez oldu — üstelik aynı dönemde başvuran Gürcistan gibi ülkeler daha hızlı yol alabiliyor.
Meselenin vardığı nokta, geçtiğimiz aylarda daha da çarpıcı bir biçimde ortaya çıktı: AB Komisyonu Başkanı Ursula von der Leyen, Hamburg'da yaptığı bir konuşmada "Avrupa’yı Avrupa Birliği çatısı altında birleştirmeyi başarmalıyız ki Rusya, Türkiye veya Çin'in etkisine girmesin" diyerek NATO'nun kilit müttefiki ve resmi aday ülke Türkiye'yi, Birliğin açıkça rakip gördüğü iki ülkeyle aynı cümlede andı. Açıklama; AB Komisyonu'nun kendi sözcülüğünden, Avrupa Parlamentosu Türkiye Raportörü'nden ve Türk iş dünyasından sert tepki görse de, telafi çabaları sonradan gelen bir "düzeltme"den öteye geçmedi. Bir aday ülkenin, birliğin resmi ağzından "dışlanması gereken bir dış etki" olarak anılabilmesi, aslında sürecin fiilen nereye evrildiğinin en net göstergesi.
Kürsüde yalnız, masada da yalnız
Bütün bu tablo, yazının başında değindiğim o temel çelişkiyi daha da belirginleştiriyor: Bir yandan çok taraflı kurumların — başta BM olmak üzere — itibar ve işlev kaybı derinleşiyor; öte yandan bu kurumların yerini doldurması beklenen bölgesel ve ikili mekanizmalar da kendi içinde tıkanıyor.
Türkiye, hem BM Güvenlik Konseyi'nin reforme edilmesini istediği çok taraflı sistemde hem de üyesi olmayı hedeflediği AB'de aynı kaderi paylaşıyor.
Sesini duyuruyor, masada yer talep ediyor, ama karar mekanizmalarının dışında bırakılıyor.
Çok taraflılığın çözüldüğü, güvenin herkes tarafından "yeniden tesis edilmesi gereken" bir kavrama dönüştüğü bir dünyada, ne BM kürsüsünden yükselen sesin ne de Brüksel kapısında beklenen onayın kolayca geleceğini söylemek mümkün görünmüyor.