Birleşmiş Almanya’nın Görünmeyen Duvarları: AfD’nin Yükselişi
Meslek hayatım boyunca Almanya’nın siyasal hayatıyla yakından ilgilendim.
İki Almanya’nın birleştiği heyecanlı yıllarda Bonn Büyükelçiliğimizde müsteşar olarak görev yapıyordum. Berlin Duvarı’nın yıkılışına, ardından Doğu ve Batı Almanya’nın birleşmesine tanıklık ettim. Avrupa’nın ve dünyanın siyasi dengelerini değiştiren bu tarihi gelişmenin Almanya için yeni bir başlangıç olacağına inanılıyordu.
Gerçekten de iki Almanya’nın birleşmesi yalnızca iki devletin birleşmesi değildi. Aynı dili konuşan, aynı tarihi ve kültürel geçmişi paylaşan insanların, kırk yılı aşkın bir ayrılıktan sonra yeniden tek bir ülke içinde buluşmasıydı.
Fakat daha o günlerde önemli bir gerçek de görülüyordu: Doğu ve Batı Almanları aynı geçmişi paylaşmalarına rağmen dünyaya, siyasete ve Almanya’nın geleceğine bakışlarında önemli farklılıklar vardı.
Birleşmenin ardından yıllar geçtikçe bu farklılıkların azalacağı düşünülüyordu. Batı Almanya’nın yüksek refah düzeyinin zaman içerisinde Doğu Almanya’ya da taşınması, ekonomik ve sosyal farklılıkların kapanması ve böylece iki Almanya’nın gerçekten bütünleşmesi bekleniyordu.
Bugün, birleşmenin üzerinden otuz beş yılı aşkın zaman geçtikten sonra, bu beklentilerin önemli ölçüde gerçekleşmediğini görüyoruz.
Üstelik mesele yalnızca Doğu ile Batı arasındaki ekonomik ve sosyal farklılıklar da değil.
Eski bir sorun
Almanya’da yabancı düşmanlığı ve ırkçılık, birleşmeyle birlikte ortaya çıkmış bir olgu değildi. Doğu’da da Batı’da da yabancılara yönelik önyargılar ve aşırı milliyetçi düşünceler daha önce de vardı. Ancak 1990’lı yılların başında, birleşmenin yarattığı siyasi ve ekonomik sarsıntılar içinde bu duygular çok daha görünür ve çok daha tehlikeli hale geldi.
Almanya’nın ekonomik gelişmesinde yabancı işçilerin oynadığı rol ise tartışmasızdı.
Başta Türkiye olmak üzere çeşitli ülkelerden işgücüne ihtiyaç duyduğu için davet ettiği insanlar, Alman ekonomisinin savaş sonrası yeniden yapılanmasına ve büyümesine büyük katkıda bulundular. Fabrikalarda, madenlerde, inşaatlarda ve hizmet sektöründe çalıştılar. Almanya’nın refahının oluşmasında onların da emeği vardı.
Fakat ekonomik katkıları kabul edilen bu insanların önemli bir bölümü, Alman toplumunun tamamı tarafından hiçbir zaman tam anlamıyla kabul edilmedi.
Yabancı işçiler Almanya’nın büyümesine katkıda bulunurken, toplumun bir kesiminde onların varlığına karşı giderek daha güçlü bir tepki gelişiyordu.
Birleşmenin hemen sonrasındaki yıllarda bunun ne kadar tehlikeli bir noktaya gelebileceğini hep birlikte gördük.
1991’de Hoyerswerda’da, 1992’de Rostock-Lichtenhagen’de yabancılara ve sığınmacılara yönelik aşırı sağcı saldırılar gerçekleşti. Ardından Mölln ve Solingen geldi.
23 Kasım 1992’de Schleswig-Holstein eyaletinin Mölln kentinde Neonazilerin Türk ailelerin yaşadığı evlere düzenlediği kundaklama saldırısında üç kişi hayatını kaybetti. Bundan yalnızca altı ay sonra, 29 Mayıs 1993’te Solingen’de Türk kökenli Genç ailesinin evine düzenlenen ırkçı saldırıda, aralarında çocukların da bulunduğu beş kişi öldürüldü. (Kundaklamadan sağ kurtulan Mevlüde Genç ile tanışmıştım. Mevlüde hanım geçen yıl rahmetli oldu.)
Ben her iki olayın yaşandığı dönemde de Bonn’da görev yapıyordum.
O yılları bugün bile unutmak kolay değil.
Neredeyse her gün yeni bir yabancı düşmanlığı olayının haberini alıyorduk. Almanya’nın uluslararası itibarı açısından da son derece sıkıntılı bir dönemdi. Nazi geçmişinin ağırlığını hala taşıyan bir ülkenin yeniden ırkçı saldırılarla anılması, Almanya açısından yalnızca bir iç güvenlik sorunu değildi; aynı zamanda tarihsel bir sorumluluk meselesiydi.
O günlerde Almanya’da birçok insanın ortak düşüncesi şuydu: “Bu karanlık dönem geçecek ve demokrasi kendisini yeniden güçlendirecek.”
Bugün geriye baktığımızda ise başka bir gerçekle karşı karşıyayız.
Birleşmenin üzerinden onlarca yıl geçtiği halde yabancı düşmanlığı ortadan kalkmadı.
Öfkenin siyasete dönüşmesi
Peki neden?
Elbette bunun tek bir nedeni yok.
Doğu Almanya’nın birleşme sonrasında yaşadığı ekonomik ve sosyal dönüşümün yarattığı hayal kırıklıkları, Doğu ile Batı arasındaki gelir ve refah farklılıklarının tamamen ortadan kalkmaması, göç ve sığınmacı politikaları, Avrupa’daki ekonomik krizler, küreselleşmenin yarattığı kaygılar ve son yıllardaki ekonomik sıkıntılar bu tablonun parçaları.
Buna bir de ana akım siyasi partilere duyulan güven kaybını eklemek gerekiyor.
İnsanlar ekonomik sorunlarının, hayat pahalılığının, göçün ve güvenlik sorunlarının çözülemediğini düşündüklerinde, siyasetin merkezindeki partilerden uzaklaşabiliyor. Bu boşlukları ise çoğu zaman daha sert, daha kolay ve daha radikal cevaplar veren hareketler dolduruyor.
Almanya’da bunun en önemli örneği AfD oldu.
2013 yılında kurulan Alternative für Deutschland, başlangıçta bugünkü kimliğinden oldukça farklı bir parti olarak ortaya çıktı. Temel çıkış noktası Avrupa’nın ortak para birimi avroya ve Euro krizinin yönetilmesine yönelik eleştiriydi. Ancak parti kısa süre içinde özellikle göç ve İslam karşıtlığını merkeze alan sağ popülist bir çizgiye kaydı ve zaman içinde daha radikal bir siyasi kimlik kazandı.
AfD’nin yükselişi Almanya’da siyasal söylemin de değişmesine yol açtı.
Bir zamanlar siyasi merkezin dışında, hatta kabul edilemez görülen bazı söylemler artık parlamentoda dile getirilmeye başlandı. Göçmenler, sığınmacılar, İslam ve Almanya’nın “kimliği” üzerine daha sert ifadeler siyasi tartışmanın merkezine taşındı.
Burada önemli bir ayrım yapmak gerekiyor.
Her göç eleştirisi ırkçılık değildir.
Bir ülkenin göç politikasını, sığınma sistemini veya entegrasyon politikasını eleştirmek demokratik siyasetin doğal bir parçasıdır. Ancak insanları etnik kökenleri, dinleri veya geldikleri ülke nedeniyle topluca tehdit olarak görmek başka bir şeydir.
Asıl tehlike, bu iki alan arasındaki sınırın giderek belirsizleşmesidir.
AfD’nin geldiği nokta
23 Şubat 2025’te yapılan Federal Meclis seçimleri bu değişimin boyutunu açık biçimde gösterdi.
AfD oyların yüzde 20,8’ini aldı ve 152 milletvekili çıkararak Bundestag’ın ikinci büyük siyasi grubunu oluşturdu. 2021 seçiminde yüzde 10,4 oy alan bir partinin dört yıl içerisinde oyunu ikiye katlaması, Almanya siyasetindeki değişimin büyüklüğünü gösteriyordu.
AfD artık küçük ve marjinal bir protesto partisi değildi.
Milyonlarca Alman vatandaşının oyunu alan, Federal Meclis’te 152 milletvekili bulunan büyük bir siyasi güçtü.
Bu durum Almanya’daki siyasi söylemi de değiştirdi.
Partinin dış politika konularındaki yaklaşımı da geleneksel Alman ana akımından farklılaştı. Ukrayna savaşında Rusya’ya karşı daha yumuşak bir tutum sergilemesi, Ukrayna’ya yapılan yardımların eleştirilmesi ve ABD’de Donald Trump’ın yükselişiyle ortaya çıkan yeni sağ siyasetle yakınlık kurulması, AfD’nin yalnızca bir “göç karşıtı parti” olmadığını gösteriyordu.
Artık Almanya’nın Avrupa’ya, Rusya’ya, NATO’ya, göçe ve ülkenin geleceğine ilişkin tartışmalarının önemli aktörlerinden biriydi.
Ve Almanya’nın yakın tarihini bilenler için asıl dikkat çekici nokta burada ortaya çıkıyordu:
Yabancılara ve göçmenlere yönelik dışlayıcı söylemler artık yalnızca sokaktaki aşırı sağ grupların söylemi değildi. Bu söylemin önemli bir bölümü, milyonlarca oy alan parlamenter bir siyasi hareket tarafından dile getiriliyordu.
Saksonya-Anhalt: Bir dönüm noktası mı?
6 Eylül 2026’da Doğu Almanya’nın eyaletlerinden Saksonya-Anhalt’ta yapılan seçim, bu gelişmenin yeni bir aşamaya geldiğini gösterdi.
AfD yüzde 43,8 oy aldı.
En yakın rakibi CDU’nun oy oranı yüzde 17,2’de kaldı.
AfD, 83 sandalyeli eyalet parlamentosunda 39 sandalye kazandı. Mutlak çoğunluk için gereken 42 sandalyeye yalnızca üç sandalye uzak kaldı.
Bu sonuç yalnızca bir eyalet seçiminin sonucu olarak görülebilir mi?
Bence hayır.
Çünkü AfD’nin 2021’de Saksonya-Anhalt’taki oy oranı yüzde 20,8’di. Beş yıl içinde yüzde 43,8’e çıkması, partinin desteğinin iki katından fazla arttığını gösteriyor.
Daha da önemlisi, bu sonuç AfD’nin yükselişinin yalnızca geçici bir protesto dalgası olmadığını düşündürüyor.
Almanya’da siyasi merkez ile toplumun belirli kesimleri arasındaki mesafe büyüyor.
Ve bu mesafe yalnızca Doğu Almanya’nın sorunu da değil.
Almanya nereye gidiyor?
Bugün Almanya’nın önündeki temel sorunlardan biri artık AfD’nin hükümete girip girmeyeceği değil.
Daha temel bir soru var:
Almanya’nın siyasi merkezi, AfD’nin yükselişine rağmen demokratik değerlerini ve toplumsal çoğulculuğu koruyabilecek mi?
Almanya’nın geçmişi bu soruyu diğer Avrupa ülkelerinden daha hassas hale getiriyor.
Çünkü Almanya, ırkçılığın ve aşırı milliyetçiliğin nerelere varabileceğini kendi tarihinden biliyor.
Bu nedenle Almanya’daki yabancı düşmanlığını yalnızca seçim sonuçları üzerinden değerlendirmek yanlış olur. Sokaktaki ırkçı saldırılar ile sandıktaki protesto oyları arasında doğrudan ve basit bir ilişki kurmak da doğru değildir. Her AfD seçmenini ırkçı olarak tanımlamak, meselenin gerçek nedenlerini anlamamızı engeller.
Ancak başka bir gerçeği de görmezden gelemeyiz.
Bir toplumda göçmenlere, yabancılara veya belirli bir dine mensup insanlara yönelik korku ve öfke siyasal başarıya dönüştükçe, daha önce toplumun kenarında bulunan fikirler merkeze doğru ilerlemeye başlar.
Almanya’nın bugün karşı karşıya olduğu asıl sınav belki de budur.
Birleşmenin üzerinden otuz beş yılı aşkın bir zaman geçti.
Duvar yıkıldı.
İki Almanya tek bir devlet oldu.
Ama görünen o ki, duvarların yıkılması toplumların bütün farklılıklarını ortadan kaldırmaya yetmiyor.
Ekonomik eşitsizlikler, tarihsel hafızalar, kimlik arayışları ve siyasi hayal kırıklıkları yeni duvarlar yaratabiliyor.
Bugün Almanya’da yükselen yabancı düşmanlığı, yalnızca göçmenlerin veya Türk toplumunun sorunu değildir.
Bu, Almanya’nın nasıl bir ülke olmak istediğiyle ilgili bir sorudur.
Belki de kırk yıl önce Berlin Duvarı’nın yıkılmasıyla başlayan Almanya hikayesinin bugün geldiği noktada sorulması gereken en önemli soru şudur:
Duvarları yıkan Almanya, toplumun içinde yeniden görünmez duvarların yükselmesine izin verecek mi?