Domates, Biber ve Yapay Zeka
Türkiye'de çocukluğumuz, gençliğimiz ve yetişkinliğimiz ülkemizi ileri taşımaya çalışarak geçti. Okulda öğrendiğimiz, evde duyduğumuz ve iş hayatında bize tekrarlanan hedef; kalkınmak, muasır medeniyetler seviyesine ulaşmak ve bir gün "biz de yaptık" diyebilmekti. Ben bu çabanın hep samimi olduğuna inandım. Bugün de düşüncem değişmedi. Ama tam ivme kazandığımızı düşündüğümüz anlarda yaşadığımız çalkantılar bizi yeniden geriye çekti. Bu kesintilerin ekonomik bedelini bugün düşük katma değerli üretimde, teknoloji bağımlılığında ve yetişmiş insan kaybında görüyoruz.
Türk siyasal hayatı bu kesintilerin örnekleriyle doludur. Askeri müdahaleler ve farklı vesayet biçimleri, düşünen, üreten ve soru soran insanın önüne engeller çıkardı. Her müdahale bir kuşağın enerjisini yeniden inşaya harcamasına ve kurumsal birikimin zayıflamasına yol açtı. Biz her defasında yeniden başladık; başkaları ise kaldıkları yerden devam etti.
Aynı çizgiden başlayanlar
Bunu en iyi rakamlar anlatıyor. 1960 yılında Güney Kore'de kişi başına düşen gelir yaklaşık 160 dolardı; Türkiye'de ise 267 dolar. Yani o tarihlerde milli gelir bakımından Kore'nin bir buçuk katından fazlasına sahiptik. Bugün tablo tersine dönmüş durumda: Kore'de kişi başına gelir 36 bin doları aşarken Türkiye 18–19 bin dolar bandında. Fark, altmış yılda "biz onların önündeydik"ten "onlar bizim yaklaşık iki katımız"a evrildi. Bu karşılaştırmanın sağlıklı okunabilmesi için rakamların aynı veri setine ve aynı hesaplama yöntemine dayanması gerekir.
Kore'yi farklı kılan şey petrol ya da maden değildi; eğitime, araştırmaya ve teknolojiye yapılan ısrarlı yatırımdı. Bugün Kore, milli gelirinin yüzde 5'ini aşan bir oranı Ar-Ge'ye ayırıyor; bu oranla halen dünyada ikinci sırada. Türkiye'de bu oran yüzde 1,5 civarında. Aradaki fark bir yüzde değil, bir zihniyet farkı.
Kore tek örnek de değil. 1990'da kişi başına gelirde Polonya'nın yüzde 64 önündeydik; şimdi Polonya'nın ancak yüzde 73'ü seviyesindeyiz. Polonya aynı dönemde yüksek teknoloji ihracatının payını yüzde 5'ten yüzde 13'e çıkarırken biz yüzde 5'in altında kaldık.
Domates, biber ve montaj
Peki bugün ekonomimizi neyle güçlendirmeye çalışıyoruz? Domates, biber ve fındık ihraç ederek; başka ülkelerden aldığımız girdilerle ürettiğimiz ürünleri dar bir kâr marjıyla dışarıya satarak; turistlerin harcayacağı üç beş dolara bel bağlayarak. Sorun tarım üretmek değil. Sorun; tohumu, tarım teknolojisini, işleme yöntemini, markayı ve dağıtım ağını başkalarına bırakıp değer zincirinin en düşük getirili halkasında kalmak.
Rakamlar bunu doğruluyor. 2025'in ilk aylarında imalat sanayii ihracatımızın yalnızca yüzde 3,5'i yüksek teknolojili ürünlerden oluşuyordu. Buna karşılık ithalatımızın yüzde 10'dan fazlası yüksek teknoloji ürünüydü. Yani biz teknolojiyi satan değil, satın alan taraftayız; kendi ürettiğimizi de ithal ettiğimiz bileşenlerle yapıyoruz.
Rakamlarla hayat arasındaki mesafe
Ekonomik göstergeler uzun zamandır hayat pahalılığı ve gelir kaybının toplumda yarattığı duyguyla örtüşmüyor. Ölçüm yöntemleri elbette zaman içinde güncellenebilir. Ancak açıklanan göstergelerle insanların yaşadığı ekonomik gerçeklik arasındaki mesafe büyüdüğünde, teknik tartışmanın yerini güven sorunu alıyor.
Bu tartışmanın geçmişi uzun. TÜİK 2008'de milli gelir hesaplama yöntemini değiştirdiğinde 2006 yılının GSYH'si yüzde 31,6 yükseldi, kişi başına gelir 5.480 dolardan 7.500 dolara çıktı. 2016'daki yöntem değişikliğinin ardından da 2015 büyümesi yüzde 4 yerine yüzde 6,1 olarak hesaplandı. Enflasyonda benzer bir ayrışma görüyoruz: TÜİK 2025 yıl sonu enflasyonunu yüzde 30,89 açıklarken ENAG aynı dönem için yüzde 56,14 ölçtü. Yöntem değişikliklerinin teknik gerekçeleri olabilir; fakat sonuçlar gündelik hayatla bağını kaybettiğinde güven de zedeleniyor. Grafikler düzeliyor, hayat aynı hızda düzelmiyor.
Çünkü yoksulluk artıyor, gelir dağılımındaki adaletsizlik her geçen gün biraz daha açılıyor. TÜİK'in kendi verilerine göre en zengin yüzde 20, toplam gelirin yüzde 48'ini alırken en yoksul yüzde 20'ye düşen pay yüzde 6,4. En alt gelir diliminde bulunanların yüzde 68'i bir yıl sonra da aynı dilimde kalıyor. Yani yoksulluk artık geçici bir durum değil, kalıcı bir sınıf.
Sadece ekonomi değil
Gerileme yalnızca ekonomide değil. Sosyal hayatta, adalette de geriliyoruz. Dünya Adalet Projesi'nin 2025 Hukukun Üstünlüğü Endeksi'nde 143 ülke arasında 118. sıradayız; on yıl önce 80. sıradaydık. "Temel haklar" başlığında 134., "yürütme gücünün sınırlandırılması" başlığında 136. sıradayız. Sınır Tanımayan Gazeteciler'in 2026 basın özgürlüğü sıralamasında 180 ülke arasında 163. sıraya gerilemiş durumdayız; tarihimizin en düşük sırası.
Bu sıralamalar soyut değil. Her birimizin X'te ya da Instagram'da bir paylaşım yapmadan önce "acaba başıma bir şey gelir mi?" diye düşünmesinin istatistiğe dökülmüş hâli.
Yapay zeka yarışının dışındayız
Yüksek teknoloji ve bilişim alanlarında güçlü bir üretici değiliz. Yapay zeka yarışında da henüz teknoloji geliştiren veya onu hızla ürüne dönüştüren ülkeler arasında yer almıyoruz.
Bir yapay zeka aracını kullanmak, o teknolojiyi üreten ekonominin parçası olmak anlamına gelmiyor. Her sorgu, abonelik ve lisans için dışarıya ödeme yapıyoruz. 2025 yılında Türkiye'nin telekomünikasyon, bilgisayar ve bilgi hizmetleri ithalatı yüzde 31 artarak 7 milyar doları aştı; bilişim ihracatının rekor kırdığı söylenen bir yılda bile bu alanda sattığımızdan fazlasını satın aldık. Hizmet ithalatında İrlanda'nın ilk sırada olması da tesadüf değil; büyük yazılım ve bulut şirketlerinin Avrupa faturalarının önemli bir bölümü oradan kesiliyor.
Bu yarışa katılmak yalnızca yerli bir sohbet robotu geliştirmek değildir. Güvenilir veri altyapısı, hesaplama kapasitesi, nitelikli araştırmacılar, üniversite ile sanayi arasında işbirliği ve yenilikçi şirketlerin önünü açan bir hukuk düzeni gerekir. Türkiye'nin her şeyi sıfırdan icat etmesi gerekmiyor; güçlü olduğu tarım, savunma, otomotiv, sağlık, lojistik ve üretim sektörlerinde yapay zekayı hızla ürüne dönüştürebilir. Çin'in deneyimi bunun mümkün olduğunu gösteriyor. Uzun süre "kopyalayan" diye küçümsenen Çin, bugün bazı alanlarda yarışın önüne geçti. Çinli BYD, 2025'te 2,26 milyon tam elektrikli araç satarak Tesla'yı geride bıraktı; hibritlerle birlikte 4,6 milyon araç sattı. Çin kullandığı bataryayı da kendisi üretiyor. Önemli olan teknolojiyi yalnızca tüketmek değil, öğrenmek, uyarlamak ve üretim kapasitesine dönüştürmek.
Yurt dışına gönderdiğimiz beyinler
En acı olanı ise şu: Yarınlarımızı emanet edeceğimiz genç beyinleri kendi elimizle yurt dışına gönderiyoruz. Doktorlarımız, mühendislerimiz, yazılımcılarımız düşünceye, inovasyona ve girişimciliğe önem veren ülkelere gidiyor. Resmi rakamlar tartışmalı; Sağlık Bakanlığı 2025'te yalnızca 412 hekimin gittiğini söylerken, aynı yıl 12 bin 500 hekimin yurt dışında çalışabilmek için gereken "iyi hal belgesi"ni aldığı biliniyor. Bu konudaki düşüncelerimi, Almanya’ya göç eden doktorlarımıza ilişkin yazdığım yazıda da dile getirmiştim. Beyin göçüyle ilgili resmi rakamlar maalesef gerçeği yansıtmıyor. Belgeyi alan herkes belki gitmiyor; ama gitmeyi düşünüyor. Asıl mesele de bu: Gitmek artık istisna değil, plan.
Umutsuzluk ve umut
Girişimciliğin yeterince desteklenmediği, kişilik haklarının korunmadığı, hak ve özgürlüklerde uluslararası ölçümlerin son sıralarına düştüğümüz bu dönem çoğumuzu gelecek konusunda umutsuzluğa sürüklüyor. Bunu inkâr etmenin anlamı yok.
Ama Kore'nin hikâyesi başka bir gerçeği de gösteriyor: Altmış yıl önce bizden yoksul olan bu ülke, uzun vadeli ve tutarlı tercihlerle bir kuşakta yönünü değiştirdi. Aynı imkân Türkiye için de var. Bunun için eğitime, bilime, hukuka ve girişim özgürlüğüne aynı kararlılıkla yatırım yapmamız gerekiyor. Böyle bir ortam kurabilirsek, dışarıya gönderdiğimiz genç beyinlere yalnızca dönmeleri için değil, burada kalmaları için de güçlü bir neden verebiliriz.
Çıkış yolu domatesi terk etmek değil, domatesten yapay zekaya uzanan değer zincirinin daha büyük bölümünü kurmaktır. Umudu korumak ancak bu hedef için ısrarla çalıştığımızda anlam kazanır.