Şanghay'a Göz Kırpmak: Yeni Açılımın Sınırlarını Bilmek
Bişkek’te 1 Eylül’de yapılan 26. Şanghay İşbirliği Örgütü Devlet Başkanları Zirvesi, Türkiye’nin Avrasya açılımını yeniden tartışmaya açtı. Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın katıldığı ŞİÖ Plus toplantısı, iktidarın yıllardır canlı tuttuğu bir iddiayı bir kez daha gündeme taşıdı: Türkiye, Batı ile ilişkileri tıkandığında yönünü Şanghay’a çevirebilir mi? Bunun cevabı açık: ŞİÖ ile ilişki kurmak gereklidir; fakat bu ilişkiyi Türkiye’nin önünde hazır bekleyen bir stratejik alternatif gibi sunmak gerçekçi değildir. Daha önemlisi, iktidarın bu seçeneği zaman zaman bir dış politika hedefinden çok Batı’ya yöneltilmiş siyasi bir mesaj olarak kullanması, Türkiye’nin pazarlık gücünü artırmıyor. Tersine, ülkenin hangi hedefe göre hareket ettiğini belirsizleştiriyor.
Büyük coğrafya ortak strateji anlamına gelmiyor
ŞİÖ’nün ağırlığı küçümsenemez. 1996’da Çin, Rusya, Kazakistan, Kırgızistan ve Tacikistan’ın kurduğu Şanghay Beşlisi, Özbekistan’ın katılımıyla 2001’de bugünkü örgüte dönüştü. Hindistan ile Pakistan 2017’de, İran 2023’te, Belarus ise 2024’te tam üye oldu. Böylece örgütün üye sayısı ona ulaştı. ŞİÖ ülkeleri dünya nüfusunun yaklaşık yüzde 40’ını ve küresel ekonominin yaklaşık dörtte birini temsil ediyor. Bu büyüklük, Türkiye’nin örgütü yakından izlemesini ve somut iş birliği kanalları açmasını gerekli kılıyor.
Ancak nüfusun ve ekonomik hacmin büyüklüğü, ortak bir dış politika veya güvenlik stratejisi bulunduğu anlamına gelmiyor. Çin ile Hindistan arasındaki sınır ve nüfuz rekabeti, Hindistan ile Pakistan arasındaki kalıcı gerilim ve Rusya ile Çin’in Orta Asya’daki farklı öncelikleri ortada. Üyeleri bir arada tutan temel unsur, her konuda uzlaşmaları değil, anlaşmazlıklarına rağmen aynı platformu kullanmak istemeleri. Bu nedenle ŞİÖ’yü NATO benzeri bir ittifak veya Batı düzeninin yerine geçmeye hazır bütünlüklü bir blok gibi göstermek, örgütün gerçek kapasitesini aşan bir beklenti yaratıyor.
İktidarın söylemindeki ilk sorun burada ortaya çıkıyor. Ankara, ŞİÖ’nün büyüklüğünü anlatırken örgüt içindeki ayrılıkları ve kararların ne kadar sınırlı bağlayıcılığa sahip olduğunu geri plana itiyor. Fotoğraf büyük, fakat Türkiye’ye sunulan alan o fotoğrafın gösterdiğinden çok daha dar. Dış politika, zirve salonunda bulunmayı sonuç elde etmekle karıştırdığında, görünürlük stratejinin yerini almaya başlar.
Türkiye hala diyalog ortağı
Türkiye ŞİÖ’ye 2011’de başvurdu ve 2012’de diyalog ortağı kabul edildi. Diyalog ortaklığı mutabakatı 2013’te imzalandı. Aradan geçen süreye rağmen Türkiye tam üyeliğe yaklaşmış değil. 2025 Tianjin Zirvesi’nde gözlemci ve diyalog ortağı statülerinin yerine tek bir ŞİÖ Ortağı statüsü getirilmesi kararlaştırıldı; ancak bu karar hukuki düzenlemeler tamamlanıncaya kadar mevcut statüleri ortadan kaldırmadı. Türkiye bugün de oy hakkına sahip bir üye olmadığı gibi örgütün kararlarını belirleyen masanın parçası da değil.
Bu durum başlı başına bir kayıp sayılmamalı. Diyalog ortaklığı, Türkiye’ye enerji, ulaştırma, ticaret, terörle mücadele ve bölgesel bağlantısallık alanlarında temas imkanı veriyor. Sorun, bu sınırlı statünün kamuoyuna zaman zaman daha ileri bir jeopolitik yönelişin basamağı gibi sunulmasıdır. On yılı aşan ilişki sonunda ortaya çıkan tablo, iktidarın söylemiyle kurumların gerçekliği arasındaki mesafeyi gösteriyor.
Rusya ve Çin’in Türkiye’nin tam üyeliğine neden ihtiyatla yaklaşabileceğini görmek zor değil. Türkiye, Orta Asya’da tarihî ve kültürel bağları olan, Türk devletleriyle ayrı bir kurumsal hat kuran ve aynı zamanda NATO üyesi olan bir ülke. Moskova ile Pekin’in böyle bir aktöre kendi nüfuz alanlarında daha geniş söz hakkı vermesi, onların çıkarları bakımından cazip bir seçenek değil. Ankara’nın niyet beyanı bu yapısal çekinceyi ortadan kaldırmıyor.
Alternatif eksen söylemi sıkıntılı bir ifade
Zamanın başbakanı Tayyip Erdoğan’ın yıllar önce söylediği ‘Bizi Şanghay Beşlisi’ne alın, biz de AB’ye allahaısmarladık diyelim’ sözü, ŞİÖ tartışmasının temelindeki siyasi yaklaşımı özetliyordu. Bu yaklaşım, Türkiye’nin ne istediğini anlatmaktan çok Batı’ya duyulan tepkiyi görünür kılıyordu. Oysa dış politika, bir başkentte kapı ağır açılınca başka bir başkentin kapısını göstermekten ibaret olamaz. Hangi kurumun Türkiye’ye ne sağlayacağı, Türkiye’nin hangi yükümlülükleri üstleneceği ve ekonomik, güvenlik ve hukuk düzeninin bundan nasıl etkileneceği açıklanmadıkça ‘eksen’ tartışması iç siyasete dönük bir gösteri olarak kalır.
Dışişleri Bakanlığı da Türkiye’nin ŞİÖ ile ilişkisinin NATO ve Avrupa Birliği ile ilişkilerine alternatif olmadığını yıllardır belirtiyor. Bu ifade gerçeğe daha yakın; fakat iktidarın siyasi dili sık sık bu kurumsal çizginin önüne geçiyor. Bir gün Avrupa’ya üyelik hedefi vurgulanırken ertesi gün Şanghay seçeneğinin öne çıkarılması, çok yönlü dış politika değildir. Çok yönlülük, aynı anda farklı ülkelerle konuşabilmektir; her gerilimde ülkenin stratejik istikametini tartışmaya açmak ise olsa olsa “yönsüzlük” olarak tanımlanabilir.
Üstelik Türkiye’nin Batı ile ilişkilerindeki sorunların önemli bir bölümü, başka bir örgütün toplantısına katılmakla çözülecek nitelikte değil. Demokrasi, hukuk devleti, ekonomik öngörülebilirlik, gümrük birliği, vize sorunları ve güvenlik politikaları kendi başlıklarında ele alınmak zorunda. ŞİÖ kartını göstermek bu dosyalardaki yükümlülükleri ortadan kaldırmıyor. İktidar bu kartı bir baskı aracı gibi kullandıkça, muhataplarına Türkiye’nin uzun vadeli tercihinden çok kısa vadeli tepkisini anlatmış oluyor.
Türkiye’nin ihtiyacı ölçülebilir bir Avrasya politikası
Türkiye elbette Çin, Rusya, Orta Asya cumhuriyetleri, Hindistan, Pakistan ve İran’la ilişkilerini geliştirmeli. Orta Koridor, enerji güvenliği, ihracat pazarları, ulaştırma ağları ve sınır aşan suçlarla mücadele gibi alanlarda somut hedefler belirlenebilir. Fakat bu hedeflerin her biri için maliyet, takvim, karşılıklılık ve sonuç ölçüsü açıklanmalıdır. Bir zirveye katılımın başarısı, çekilen aile fotoğrafıyla değil, Türkiye’nin hangi anlaşmayı yaptığı ve hangi çıkarını koruduğuyla değerlendirilmelidir.
Ben muhalefetin yalnızca ‘yüzümüz Batı’ya dönük’ demesinin de yeterli olmadığını düşünüyorum. Türkiye’nin Avrupa ve Atlantik kurumlarındaki yerini savunurken Avrasya ile ekonomik ve diplomatik ilişkileri nasıl geliştireceğini de anlatması gerekir. Asıl ayrım Doğu ile Batı arasında değil; kurallı, hesap verebilir ve öngörülebilir bir dış politika ile günübirlik siyasi manevralar arasındadır.
ŞİÖ ile diyalog Türkiye için yararlıdır, ancak tam üyelik söylemini bir medeniyet tercihi veya Batı’ya alternatif bir gelecek olarak pazarlamak yanıltıcıdır. Örgütün iç dengeleri bugün için Türkiye’nin tam üyelik ihtimalini zorlaştırmaktadır; ayrıca ülkenin güvenlik ve ekonomi düzeni de büyük ölçüde Avrupa ve Atlantik kurumlarıyla bağlantılıdır.
İktidarın görevi bu gerçekleri sloganlarla örtmek değil, kamuoyuna açık bir strateji sunmak olmalıdır. Türkiye Şanghay masasında bulunabilir, bulunmalıdır da. Fakat masada bulunmak için ülkenin yön duygusunu, kurumsal bağlarını ve demokratik iddiasını pazarlık konusu yapmak zorunda değildir. ŞİÖ’yü bir kaçış kapısı gibi göstermek, yeni bir ufuk açmıyor; sadece mevcut dış politika açmazlarının üzerini kapatıyor.