Ana SayfaYazılarFotoğraf ArşiviVideo ArşiviHakkımda

Dışişleri Sınavı ve Mesleğe Giriş

Dışişleri’nde 38 Yıl — Anılardan bir bölüm

Dışişleri Sınavı ve Mesleğe Giriş

Uluslararası İlişkiler Bölümü tercihim hayatımı da değiştirdi

Hayat öyle olaylarla dolu ki, bunların bir kısmı görünüşte hiç önemi olmadığı halde, belirli zamanlarda insanın geleceğini temelden etkileyebiliyor. Kaymakam, belki daha sonra vali olabilmek hayaliyle yanıp tutuştuğumuz lise yıllarında birçok arkadaşım gibi, benim de başlıca amacım Siyasal Bilgiler Fakültesine girebilmekti. 1976 yılında üniversiteye giriş sınavında bu hayalim gerçekleşince kendimi ilk kez İzmir dışında, başkentte buldum.

O yıllarda Siyasal Bilgiler Fakültesinde ilk iki sınıf birlikte okunur, bölüm ayrımı üçüncü sınıfta başlardı. İktisat, İdare ve İşletme bölümlerine dilekçe verilerek girildiği halde Uluslararası İlişkiler bölümü için yabancı dil sınavında başarılı olmak gerekiyordu. Bir ayağı yurt dışında olan ağabeyim de Uluslararası İlişkiler bölümü sınavına girmem için ısrar edince, kaymakamlık hayallerime ara vererek kendimi çoğu kolej mezunu olan hariciyeci adaylarıyla aynı sınavda buldum.

Uluslararası İlişkiler sınavını kazanmam ileriye yönelik planlarımı yeniden gözden geçirmeme neden oldu. O ana kadar aklımdan hiç geçmeyen bir hayat tarzı için yavaş yavaş hazırlık yapmam gerekiyordu. Ancak 70'li yılların sonlarında tüm Türkiye'yi kasıp kavuran anarşi ortamında ileriye dönük plan yapmak ne derece geçerli olabilirdi ki? Fakülte eğitimi bitiminde elimde bir diplomayla diğer arkadaşlarım gibi hayat mücadelesine başlamak üzere kendime çeki düzen verme gayreti içine girdim.

12 Eylül askeri darbesi yeni yapılmıştı. Resmi kurumların tümünde bir tedirginlik, insanlarda ise karamsarlık ve güvensizlik hakimdi. Kısa sürede meslek seçiminde ve bir işe girmede başarı sağlayamama endişesiyle fakültede yüksek lisansa başladım. Bu arada iki sınav açıldığı haberi geldi. Biri Dışişleri Bakanlığı meslek memurluğu, diğeri ise Dokuz Eylül Üniversitesi İktisat Fakültesi asistanlık sınavı. Gireceğim sınavlar sonunda geleceğime ilişkin yol haritam da ortaya çıkacaktı. Acaba çok zorlanmadan meslek yolumu çizebilecek miydim?

Dışişleri sınavı iki aşamalı olarak yapılıyordu. İlk aşamada, dört bölümden oluşan Türkçe kompozisyon ve yabancı dil, ikinci aşamada ise sözlü bilim sınavı. 130 kişiyle birlikte ilk kez içine girdiğim Dışişlerinin o yıllarda Başbakanlığın arkasındaki merkez binasında yapılan yabancı dil sınavı, meslek yolunda ilk sınav tecrübesiydi benim için.

İlk gün öğleden önce Türkçe kompozisyon, sonra da sırasıyla yabancı dil kompozisyon, ertesi gün Türkçeden yabancı dile ve yabancı dilden Türkçeye çeviri. Sınava katılanların önemli bir çoğunluğu kolej menşeli, bir kısmı da hariciyeci çocukları olduğu için ümitsizlik içerisindeydim önceleri. Ancak sınav sonrasında kendime güvenim geldi. Sınavlar iyi geçmişti. Herhalde kazanırım diye düşünüyordum.

Aynı ay içerisinde İzmir'deki asistanlık sınavına da katıldım. Aslında gönlümün nereyi istediğini de pek hissedebilmiş değildim. İzmir'den dört yıl süreyle uzakta kalmıştım. Üniversitenin ilk yılından itibaren arkadaşlığımızı daha ileri aşamalara taşımayı planladığımız Canan da kaydını 9 Eylül Üniversitesi Tıp Fakültesine aldırmıştı. Dolayısıyla meslek için İzmir seçimi daha cazip görünüyordu. Ayrıca üniversite eğitim kadrosunda görev almak da o yıllarda oldukça makbul bir meslekti. Üstelik sınav için benim kayıt yaptırdığım kamu yönetimi bölümüne de yalnızca iki aday başvurmuştu.

Asistanlık sınavları da oldukça başarılı geçti. Yabancı dil barajını zorlanmadan aştıktan sonra bilim sınavında, Paris Üniversitesinden doktoralı olduğunu öğrendiğim, yaşça benden oldukça büyük rakibimle birlikte çetin bir mücadeleye giriştik.

Fakülteden yeni mezundum. Bilgiler, bütün tazeliğiyle belleğimdeydi. Üstelik sorular da Siyasal Bilgiler Fakültesi müfredatına göre hazırlanmıştı. Zorlanmadan, sorulan dört soruyu cevaplandırarak çıktım. Rakibim ise verilen süre içerisinde yalnız iki soruyu cevaplayabilmiş, sınav gözetmenlerinden ek süre talep ediyordu.

Ancak umulmadık bir gelişme sonucunda, yüzlerce adayın katıldığı diğer tüm bölümlerin sonuçları açıklandığı halde, Kamu Yönetimi sınav sonuçları bir türlü ilan edilmiyordu. Aynı bölümdeki asistan arkadaşlardan, bölüm başkanının, doktoralı bir asistan almak istediğini öğrendim. Fakat sınav sonuçlarını kağıtları okuyarak açıklama konusunda, anlaşıldığı kadarıyla bazı sorunları olmuştu. Randevu alıp kendisiyle görüştüm. Bölüm başkanı Prof. Mehmet Ali Göktaş başkalarından duyduğum düşüncelerini bana da açıklıkla ifade etti. Ancak tereddütleri olduğunu, üç-dört gün içinde kararını açıklayacağını belirtti. Aslında benim söyleyebileceğim pek bir şey yoktu. Asistanlığa girersem, Dışişleri sınavını kazansam dahi üniversiteyi tercih edeceğimi vurgulayarak hocanın yanından ayrıldım.

Gerçekten de birkaç gün sonra sonuçlar açıklandı. Ben 63, rakibim de 70 puan almıştık. Sanırım doktoralı adayın cevaplandırdığı sorular “daha kapsamlı” bulunduğu için 45'er puandan değerlendirilmiş ve bu soruları ben yeterince iyi cevaplandıramamıştım! Kısacası bana yine Ankara yolu görünmüştü.

Yıllar sonra bu sınav deneyimimi hatırladığımda hep Mehmet Ali hocaya içimden teşekkür ettim. Sanırım üniversitede çalışmaya başlasaydım dışişlerinde kazandığım deneyimi kazanamaz, oradaki kadar mutlu olamazdım. Bazı olayların gerçekten de insanın hayatını büyük ölçüde değiştirebildiğini yaşayarak görmüş oldum.

Dışişleri Meslek Memurluğu sınavını kazanıyorum

Doğrusu, Dışişlerine girmek o günlerde önceliklerim arasında değildi. Yazılı sonuçları henüz açıklanmadığı halde arkadaşlarımın hemen hepsi sıkı bir şekilde bilim sınavlarına hazırlanıyorlardı. Yüksek lisanstan sınava giren 11 kişiydik. Bazıları da yeterince hazırlanamadıklarını söyleyerek bir yıl sonrası için çalışma planları yapıyorlardı. Sonuçlar sınavdan birkaç ay sonra açıklandı. Yüksek lisans grubundan bir tek ben, 1980 mezunlarından da 3 arkadaş eleme sınavını kazanmıştık.

Bilim sınavlarına girmeye hak kazanmak bir bakıma düzenli sayılabilecek hayatımı alt üst etmişti. O sıralar her hafta sonu Ankara-İzmir yolculuğu yapıyordum. Yüksek lisans dersleri de pek o kadar yorucu değildi. İki hafta sonraki bilim sınavları için oturup yoğun bir çalışma yapmalıydım.

O yıllar bilim sınavları Siyasi Tarih, Ekonomi, Borçlar Hukuku, Devletler Hukuku ve genel kültür olarak ayrı günlerde yapılıyordu. Komisyonda en düşük düzeylisi genel müdür olmak üzere üst düzeyden en az yedi kişi bulunurdu. Bazı sınavlara o zamanki adıyla Genel Sekreter ve Genel Sekreter Yardımcıları da giriyorlardı.

Sınav konuları oldukça kapsamlıydı. Örneğin Siyasi Tarih’te Fahir Armaoğlu'nun 700-800 sayfalık kitabını her aday birkaç kez hatmederdi. Sınavların bir kolay yönü, her dalda belli sayıda soru bulunması, adayların sınavda torbalardan çekecekleri sorulara cevap vermeleriydi. Her bilim dalında yalnız bir soru çekilirdi. Cevaplandırılamadığı zaman sınavı kazanma şansı da neredeyse tamamen yitirilirdi.

Bu sınav yönteminin adil olmadığı açıktı. Bir kere, tek soru ile kişinin Siyasal Tarih bilgisini ölçmek ne derece doğru olabilirdi ki? Örneğin bana Mussolini dönemindeki İtalya-Türkiye ilişkileri gelmiş, benden bir önce sınava giren arkadaşa ise Mısır'daki Mehmet Ali isyanı sorulmuştu. Bu yöntem sanırım uzun süre bu şekliyle uygulandı. Daha sonraki yıllarda ise tüm bilimler tek bir sözlü sınav olarak yapılmaya başlandı.

Bizden bir dönem sonra Bakanlığa giren adaylar için ilginç bir uygulama başlatıldı. Yazılı sınavdan sonra sözlüye alınan adaylar yakalarına isimleri asılarak bir kokteyle davet ediliyor, kokteyldeki davranışlarına göre üst kademedeki hariciyeciler ve eşleri kendilerine not veriyorlardı. Neyse ki bizi yalnız bilimsel düzeyimizi ve genel kültürümüzü sınamakla yetindiler.

Sözlü sınavlarda şansım yaver gidiyordu. Oldukça güncel sorular çekiyor ve cevaplamada önemli bir sorunla karşılaşmıyordum. İkinci bilim sınavından itibaren sınavı kazanabilecek durumda olanların dosyaları masada dolaşmaya başlamıştı. Adaylar arasında sanırım en ilginci bendim. Sorumu çektikten sonra sınav kurulundakiler birbirlerinin kulaklarına bir şeyler fısıldıyorlardı. Kulaktan kulağa dolaşan önemli bilgi, İmam Hatip Lisesi mezunu olduğumdu.

İtiraf etmek gerekirse Dışişleri Bakanlığı'nın yapısını o günlerde iyi bilmediğim için bu özelliğimin o kadar ilginç olabileceğini düşünmüyordum. Aslında İmam Hatip mezunları, başta kaymakamlık, hesap uzmanlığı, maliye müfettişliği olmak üzere o günlerde oldukça cazip mesleklere kolaylıkla girebiliyorlardı. Ancak ileri düzeyde yabancı dil bilgisi gerektiği için İmam Hatip mezunlarından Dışişleri sınavı için başvuran pek olmuyordu.

Maratonun son günü, tüm adaylar yorgun ve endişeli bir şekilde genel kültür sınavı için sıramızı bekliyorduk. Birkaç arkadaş, bilim sınavı iyi geçmediği için genel kültür sınavına gelmedi. Genel kültür sınavı da bilim sınavında olduğu gibi soru çekilerek yapılıyordu. Ancak genel kültür sınavından esas amaç bu sorulara verilecek cevapların doğruluğu değil, kişi hakkında bilgi edinmekti. Bunun için önce soru çekiliyor, kısaca cevap alındıktan sonra adayın nereli olduğu, yaptığı çalışmalar, Dışişlerine girmeyi neden düşündüğü gibi değişik sorular sınava katılan üst düzey yöneticiler tarafından soruluyordu. Bununla birlikte bazen örneğin Üsküdar doğumlu bir adayın Üsküdar'ı Fransızca anlatması gibi hiç beklenmeyen taleplerle karşılaşması da söz konusu olabiliyordu.

Hangi tür müzikten hoşlandığım şeklinde bir genel kültür sorusu çekince doğrusu büyük ölçüde rahatladım. Müziğin hemen her türlüsünden hoşlandığımı belirttim. Örnekler vermem istendi. Verdim. Klasik müzik ürünlerini sıralarken saydığım parçalar arasında Mozart'ın Flüt Konçertosu da vardı. Yanlış hatırlamıyorsam Genel Müdür Polat Tacar, "Kim çalıyor ?" diye sordu. Aslında hatırlamıyordum. Londra'dan aldığım plaklar arasındaydı Flüt Konçertosu. Kimin çaldığına da dikkat etmemiştim. Duraksamadan "Viyana Senfoni Orkestrası, efendim" diye cevapladım. "Hayır" dedi Polat Tacar, "Ben orkestrayı değil, flütü çalanı soruyorum."

Sınav komisyonu İmam Hatip Lisesine gitme nedenimi öğrenmek istiyor

Torbadan çektiğim soruya cevap burada bitmişti. Isınma turu tamamlanmış, şimdi sıra kişiliğimle ilgili ipuçlarını yakalamaya gelmişti. Genel Sekreter Kamuran Gürün sınav komisyonu başkanıydı. O güne kadar kendisini tanımıyordum. Hakkında hiçbir bilgim de yoktu. Daha sonraki yıllarda oldukça başarılı bir diplomat olduğunu gözlemlediğim Kamuran Bey, genel sekreterlikten Bonn Büyükelçiliğine tayin edilince yeni görevine gitmedi. Emekliliğini isteyerek Bakanlıktan ayrıldı.

Genel Sekreter Kamuran Gürün

Müzik kültürümün sınanmasından sonra ilk soru Genel Sekreter'den geldi: "Neden İmam Hatip Okuluna gittiğini bize anlatır mısın?"

Sınava katılan diğer yöneticiler de, genel sekreterin, kendi meraklarını da dile getiren bu sorusundan pek hoşnut kaldılar. Sınav heyeti pür dikkat cevabı bekliyordu. Fazla ayrıntıya girmeden, yalın ifadelerle, İmam Hatip'e 12 yaşında başladığımı, o yaştaki diğer çocuklarda olduğu gibi, benim de okul seçimimde ailemin isteğinin önemli rol oynadığını belirttim. Arkasından daha ilginç sorular geldi. Kur'anın Türkçe okunması, İran'daki Humeyni rejimi konusundaki düşüncelerim ve İslamda reforma ilişkin görüşlerim gibi.

Aslında İmam Hatipli olmamdan dolayı bazı özel sorulara muhatap olabileceğimi düşünüyordum. Ancak genel kültür başlıklı bu sınavda bu kadar değişik sorularla karşılaşacağım aklıma gelmemişti. Sorulara münasip cevaplar verdim. Moralim oldukça bozulmuştu. Sınavın tamamlandığını hissettiğimde ayağa kalkıp izin istedim.

1981 Ocak ayında diplomasi dünyasındaki yeni hayatım başladı

Koridordaki ilk düşüncelerim, günler süren yazılı ve sözlülerde gösterdiğim performansın genel kültür seansındaki önyargılı sorularla gölgelendiği ve büyük bir ihtimalle Bakanlığa girme şansımı yitirdiğim şeklindeydi. Sınavın yapıldığı salondan çıkıp sırasının gelmesini bekleyen diğer adaylara doğru yürürken arkamdan bir kadın görevli,

- Ali Bey, Ali Bey

diye sesleniyordu. Dönüp bakmak aklıma bile gelmedi. Meğer, sınavın sekreterlik işlerini yürüten, daha sonra çeşitli birimlerde bir arada çalıştığımız idari memur Filiz Hanım, benimle konuşmak istiyormuş. Nüfus kayıtlarında adım Ali Naci olduğundan yalnız ilk ismimi kullanmayı tercih etmiş.

- Buyrun, bir şey mi söyleyeceksiniz?

diye sordum. Tamamlanması gerekli belgeler hakkında bilgi vermek istediğini, bir hafta içerisinde "her türlü iklim şartında görev yapabileceğimi gösterir" bir raporu getirmem gerektiğini söyledi. Zaten sabrım son demlerini yaşıyordu. "Allah aşkına, siz benimle dalga mı geçiyorsunuz? Sınavda bana nasıl davranıldığını görmediniz mi?" diye çıkıştım. Filiz Hanım gayet soğukkanlı bir şekilde, endişemin yersiz olduğunu, sınavın benim sandığım kadar olumsuz geçtiğini de düşünmediğini söyledi.

Sözlülerin tamamlanmasını takiben sonuçların hemen açıklanacağını umuyorduk. Ancak bir de güvenlik soruşturması gerekiyormuş. Hem de kazananlardan biri veya bir kısmı soruşturmaya takılabilir düşüncesiyle kazananlar belli olduğu halde herkesin soruşturması tamamlanıncaya kadar listenin açıklanması da mümkün değilmiş.

Devlet dairelerine girişlerdeki güvenlik soruşturmalarının kapsamı dönem dönem değiştiğinden sağ ve sol görüşlere mensup birçok gencin geleceği maalesef soruşturma ağına takılmıştır. Bu gençler arzu ettikleri kurumlara giremedikleri gibi, anlamsız nedenlerle, sanki yüz kızartıcı bir suç işlemişler gibi çevreleri nezdinde de güç duruma düştüler.

Güvenlik soruşturması devlet memurluğu için uzun yıllar önkoşul olma özelliğini sürdürdü. 12 Eylül'den sonraki ilk genel seçimler olan 1983 seçimlerinde milletvekili adaylarının isimlerinin beş kişilik meşhur yüksek seçici kurul tarafından kara kalemle çizilip yeni bir veto müessesesinin kurulması kuşkusuz memuriyete girerken yaptırılan güvenlik soruşturmasından da yüz kızartıcıydı. Soruşturmayla ilgili olarak benim de ilk yurt dışı tayinim öncesinde hafif bir maceram olduğunu sonraları bir dosttan öğrendim. Bunu Mainz'daki dönemimi anlattığım bölümde anlatacağım.

3-4 hafta içerisinde güvenlik soruşturmaları tamamlandı. Sözlülere giren 24 kişiden 10 kişi 30 Ocak 1981 günü Dışişleri Bakanlığı'nda meslek memuru olarak göreve başladık.

Çalışma nüshasıdır. Kısmen de olsa örnek alınması yazarın yazılı iznine tabidir.

← İçindekiler ← Önceki bölüm Sonraki bölüm →