Ana SayfaYazılarFotoğraf ArşiviVideo ArşiviHakkımda

İZMİR: ÇOCUKLUK VE GENÇLİK YILLARI

Dışişleri’nde 38 Yıl — Anılardan bir bölüm

Çocukluk ve Gençlik Yılları

Annem ve babam "suyun öte yanı"ndan gelmişler

Babam ve annemin aileleri 1920’li yıllarda Kosova’dan Türkiye’ye göç etmişler. Ailelerin bir bölümü İstanbul’a, diğer bir bölümü de İzmir’e yerleşmiş. Babam İstanbul’da doğmuş; annem ise Prizren’den geldiğinde yedi yaşındaymış.

Yugoslavya dağılmadan önce bu ülkeye gitmek kolay olmadığı için ailenin Kosova’da kalan bireyleri ile Türkiye’ye göç edenler uzun süre birbirleriyle görüşemediler. Soğuk Savaş sona erdikten ve Yugoslavya içindeki etnik topluluklar kendi devletlerini kurduktan sonra göçün ayırdığı aileler de birbirlerine kavuştular ve karşılıklı seyahatler yapılmaya başlandı. Ama annem ve babam ömürleri boyunca Prizren’i göremediler; oradaki akrabalarımızı ziyaret etmek biz çocuklarına nasip oldu.

Üç erkek kardeş, üçümüz de İzmir’in Halil Rıfat Paşa semtinde dünyaya gelmişiz. Ben beş yaşındayken Küçükyalı’ya, ilkokul üçe geçtiğimde de Güzelyalı’ya taşındık. Babam esnaf, annem ise ev hanımıydı. Orta halli bir aile olarak çocukluk ve gençlik yıllarımda önemli bir geçim sıkıntımız olduğunu hatırlamıyorum. Ama varlıklı bir aile de değildik; her zaman harcamalarımıza dikkat eder, aileyi mali sıkıntıya sokmamaya çaba gösterirdik.

Esnaf çocuğu olmanın sorumluluğu

Esnaf çocuğu olmanın gereği, Basmane’deki kolonyacı dükkanımızda tüm aile fertleri olarak babamıza destek verirdik. Kışları her okul çıkışında önce dükkana uğrar, yapılacak bir şeyler varsa babama yardım ederdik. Daha sonra babamla birlikte eve dönerdik.

Yazları ise okul tatili boyunca tam gün mesai beklerdi bizi. Babamın kurduğu düzen çerçevesinde hafta içinde “karşılıksız” destek sağlarken hafta sonunda babamız dükkana gelmez, kardeşlerden biri veya ikisi dükkanda nöbette olurdu. Bunun karşılığı olarak da babamız günün hasılatından belirli bir yüzdeyi, dükkanı açan çocuklara harçlık olarak verirdi. İlk yüz liranın yüzde onu, sonraki yüz liraların ise yüzde beşi hafta sonu görevlisi çocuğun payı olurdu. Örneğin, bin liralık hasılat elde etmişsek bunun 55 lirası dükkanı açan çocuklara verilirdi. Eğer iki kardeş bu görevi üstlenmişsek büyük kardeş küçük kardeşe de bu hafta sonu kazancından pay ayırırdı.

Basmane'deki dükkanımızda tezgahtarlık yaparken

Fehmi abim hafta sonu mesaisine pek katılmaz, evde kitap okurdu. Ancak yeni kitaplar alacağı ve bu nedenle kaynağa ihtiyaç duyduğu zamanlarda abilik otoritesini kullanarak “bu hafta dükkanı ben açacağım” der, bu durumda biz de hafta sonu dükkan açma ayrıcalığını zorunlu olarak ona bırakırdık. Babam, Fehmi abimin Vecdi abim kadar iyi bir tezgahtar olmadığını düşündüğü için bu durumdan pek hoşnut olmazdı. Gerçekten de, dükkanda geçirdiği zamanlarda, müşteri beklerken tezgahın arkasında okumasına devam ettiği için müşterilerle pek ilgilenmezdi Fehmi abim.

Yazları yalnız dükkandaki satışlara ve temizliğe destek sağlamakla kalmaz seyyar satıcılık da yapardık. Ben ortaokul yıllarım boyunca yaz aylarında diş macunu, diş fırçası ve hediyelik biblo satışı yaptım. Liseye geçtiğimde ise Basmane'de fuar kapısı karşısındaki belediye binasının önünde kantarcılığa başladım. “Hassas kantar, doğru tartar, kilonuzu söyler, falınıza bakar” diyerek müşterilerin dikkatini çekmeye çalışırdım. O yıllarda evlerde tartı aleti olmadığından insanlar benim gibi seyyar satıcıların kantarlarına çıkıp kilolarını öğrenirlerdi.

Üniversite öncesi son üç yılımda yazları kantarcılıktan oldukça iyi para kazandığımı söyleyebilirim. Okullar açılmadan hemen önce de kazandığım paraları topluca Merkez Bankası’na götürür, kazancımı orada yüzlük desteler halinde, hiç el değmemiş beş liralıklarla değiştirirdim. Kış boyunca da her sabah okula giderken bu desteden “gıcır gıcır” bir beş lirayı harçlık olarak alır, cebime koyardım. Aradan 40 yıldan daha uzun bir süre geçmiş olmasına rağmen harçlıklarımın kaynağı olan kantarımı hala saklıyor, düzenli olarak bakımını yapıyor ve sık sık kilomu da kantarıma çıkarak kontrol ediyorum.

Bornova Anadolu Lisesini düşlerken İmam-Hatip'e kayıt

Babam bizim eğitimimize önem verirdi. Özellikle evlendikten sonra daha muhafazakar bir çizgiye geldiğinden dinimizi daha iyi öğrenmemiz için iki abimi de ilkokuldan sonra İmam Hatip Okuluna gönderdi. Sıra bana geldiğinde aile içinde sanırım bir tereddüt yaşandı. Ben Bornova Maarif Kolejine gitmeyi arzu ediyordum. Annemin de arzusu bu yöndeydi, ama kararı babama bıraktı. Babam da diğer çocuklarındaki uygulamasını değiştirmek istememiş olmalı ki, ortaokula ben de İmam Hatip’te başladım.

Yıllar sonra, Dışişleri Bakan Yardımcısıyken Başbakanımız Tayyip Erdoğan ile yaptığım özel bir görüşmede başbakan bu kararla ilgili farklı bir bilgi verdi bana. “Abin senin İmam Hatip’e gitmeni istememiş; olur mu böyle bir şey” dedi. Benimle ilgili bir bilgiyi aileden birinden değil de, doğrudan başbakandan duymak beni çok şaşırtmıştı. Bu görüşmede ne konuşulduğunu son Merkez görevimle ilgili bölümde anlatacağım.

Bugün ülkemizin neredeyse her mahallesinde bir İmam Hatip Okulu var. 40 sene önce öyle değildi; İzmir’de yalnız bir İmam Hatip Okulu vardı. Öğrencilerin çoğunluğu da kırsal kesimden gelen çocuklardı. Bizim sınıfta hatırladığım kadarıyla İzmir’li tek öğrenci bendim. Diğer arkadaşlarımın çoğu, çevre şehir veya İzmir’in kasabalarından gelen, genellikle önceden Kur’an Kursu veya hafızlık eğitimi almış, neredeyse tamamı benden yaşça oldukça büyük çocuklardı.

İHL'nde sınıf arkadaşlarım. Tebessüm eden iki kişiden biri benim, diğeri de şimdi İsmail Ağa cemaatinin önde gelenlerinden biri.

Ders programı olarak oldukça yoğun bir müfredat izlerdik. Diğer ortaokullarda okutulan tüm dersler bizde de olur, ama bunlara ek olarak Siyer, Fıkıh, Arapça, Kur’an-ı Kerim gibi meslek dersleri de alırdık. İlkokuldan sonra farklı bir ortaokula gitmeyi arzu ederdim; ama yine de okulumu, öğretmenlerimi ve öğrenci arkadaşlarımı da sevdim; İmam Hatip’teki yedi yıl boyunca başarılı ve mutlu bir eğitim dönemi geçirdim.

Lise yıllarında en önemli sorunlarımızın başında, İmam Hatip mezunlarının yalnız Yüksek İslam Enstitülerine (sonra adı İlahiyat Fakültesi oldu) gidebiliyor olması geliyordu. Tıp, Hukuk, Siyasal gibi fakültelere gitmemiz mümkün değildi. Lise yıllarımda aktif bir öğrenci olduğum için bu konuda bir bilinçlenme yaratabiliriz düşüncesiyle, iki arkadaşımla birlikte öncülük yapıp diğer arkadaşlarımızı da yönlendirerek okulda boykot başlattık ve tüm öğrencilerin derslere girmemesini sağladık. O yıllarda üniversitelerde boykotlar olurdu; ama bir lisede boykot olması düşünülemezdi. Bunu hangi akılla, neye güvenerek yaptığımızı, aradan bu kadar yıl geçtikten sonra bugün bile anlamakta zorlanıyorum.

Boykotun üçüncü günü müdürümüz Mustafa Öztürk organizatör olarak görünen bizleri odasına çağırdı. “Aslında sanırım gelişmelerden haberdar değilsiniz, bu yıldan itibaren tüm İmam Hatip mezunları diğer lise öğrencileri gibi eşit şartlarda üniversite sınavlarına girecekler ve sınavda başarılı olanlar diledikleri fakültelerde eğitime başlayabilecekler” dedi. Bunu duyunca şaşırdık; çünkü bu yönde bir bilgimiz yoktu. Müdür bey hemen arkasından ekledi, “eğer boykotu sürdürürseniz bu sizin için de müdür olarak benim için de iyi olmayacak”. Bu haberi duyunca boykotu sonlandırdık. Benzer eylemler diğer bazı İmam Hatip Liselerinde de yapılmıştı. O okullardaki bazı öğrenciler okullarından sürüldü; bizim müdürümüz bize sahip çıktı; bizde böyle bir sürgün yaşanmadı.

Bizim ailenin anne ve baba tarafı da siyasi olarak hep sağdaki partileri desteklemişler. Babam Demokrat Parti geleneğinden geliyordu. Benim çocukluğumda Adalet Partisi vardı; babam Adalet Partisi’nin İl Genel Meclisi Azası idi. O yıllarda bu görevin ne demek olduğunu bilmezdim. Ama seçim dönemlerini hatırlıyorum; babam partiye gidip toplantılara katılırdı. İl Genel Meclisi Azalığı seçimlerinde her zaman listeye girer ve seçilirdi. Bu görevde sanırım mesaisinin tamamını bu işe vermesi gerekmiyor, haftanın belirli günlerinde birkaç saatlik toplantılara katılması yeterli oluyordu. Babam bu pozisyonundan dolayı bazı haklara sahip olurdu. Örneğin otobüs ve troleybüsler için pasosu vardı; bilet parası vermezdi. Maçlara da ailece bu pasoyla para ödemeden giderdik.

Babam bizi özellikle Göztepe’nin maçlarına götürürdü. O zamanlar Fuar Şehirleri Kupası vardı; ülkemizi bu kupada Göztepe temsil ediyordu. Bir sene müsabakalarda yarı finale yükseldiğimizi hatırlıyorum. O yıllardaki, teknik direktör Adnan Süvari yönetimindeki ve kaleci Alili, Kaynana Gürselli, Bombacı Fevzili Göztepe takımının onbirini bugün de hiç eksiksiz sayabilirim.

Nurculuk, Ülkücülük ve Akıncılık

O yıllarda Nurculuk olarak bilinen, sonra Cemaat’a, daha sonra ise bir terör örgütüne dönüşen hareketin merkezi de İzmir’di. Nurculuk daha çok Said-i Nursi öğretisinin yayılmasını hedefleyen bir oluşum olarak tanınırdı. Fethullah Gülen Kestane Pazarı camiinde vaizlik yapar, Nurcuların da hocası olarak bilinirdi. Bu grup mensupları belirli aralıklarda evlerde bir araya gelip Said-i Nursi’nin kitaplarını okurlardı. Bu öğrencilere “Şakirt” denirdi. 1971 müdahalesi olduğunda Nurcuların da güvenlik görevlilerince takibata uğradığını hatırlıyorum. Said-i Nursi’nin kitapları da bu dönemde yasaklandı; evlerinde bu kitaplardan olan kişilerin önemli bir bölümü, takibata uğramamak için bu kitapları çeşitli yöntemlerle imha etmeyi tercih ettiler.

Ülkücülük o dönemlerdeki sağ oluşumlardan biriydi. Ama İzmir’de bu grubun çok etkili olduğunu hatırlamıyorum. Bizler Milli Türk Talebe Birliği etrafında kümelenmiştik. Fehmi abim bir dönem MTTB İzmir İl İcra Konseyi başkanı olarak görev yaptı. Diğer MTTB’lilere göre benim yaşım oldukça küçük olduğu için düzenlenen etkinliklere ancak abimin kontenjanından katılabiliyordum. Ama yaşım küçük de olsa, konferans, kültürel etkinlik gibi faaliyetlere katılma imkanı buldum. Necip Fazıl da bu dönemde MTTB gençliğinin rehber olarak kabul ettiği önemli simaların başında geliyordu. Ortaokul ve lise dönemlerimde çok sayıda konferansına katılma fırsatım oldu. Necip Fazıl’ın Sakarya şiirini ezbere bilirdim. Konferanslar öncesinde bu şiiri okurdum; hemen arkasından da konferans başlardı.

Necip Fazıl Kısakürek yanında Sakarya şiirini okurken

Abim Yüksek İslam Enstitüsü’nden mezun olduktan sonra, Akevler’de bir yayınevi kurdu. Kaynak Yayınları adlı bu yayınevi 7-8 kitap yayınladı. Ben de yayınevinin gönüllü çalışanıydım. Kitapların dağıtımını Akevler’de kiraladığımız bürodan yapıyorduk. Ama kitap yayınından önemlisi, Türkiye’de bir ilki gerçekleştirerek Necip Fazıl’ın şiirlerini kendi sesinden kayda almak ve bunu kaset ve uzunçalar (LP) olarak yayınlamak oldu. 

Bu çalışmamız tüm Türkiye’de çok ses getirdi. Zindandan Mehmet’e Mektup, Sakarya Türküsü, Kaldırımlar gibi, Necip Fazıl'ın en bilinen şiirlerinden oluşan bu uzunçalarda arka ses olarak da Bach, Mozart gibi Batılı klasik bestecilerin eserleri yer alıyordu. Bizim kesimden bazıları bunu eleştirdiler ve özenti olarak nitelendirdiler. Hatta bu kaset ve uzunçaların daha sonraki çalıntı kayıtlarında arkadaki müzik değiştirildi ve kayda sonradan mehter marşı veya değişik Türk müziği parçaları gibi farklı sesler eklendi. Oysa orijinal çalışma Necip Fazıl’ın onayıyla yapılmıştı. İsmime imzalı uzunçalarımı bugün de kütüphanemde özenle saklıyorum.

Dönemin siyasal hareketleri

Ortaokul ve lise dönemlerimde siyasetin iki önemli ismi Süleyman Demirel ile Bülent Ecevit idi. Ecevit, CHP liderliğini İsmet İnönü’den devraldıktan sonra “Karaoğlan” lakabıyla sol kitlelere umut oldu. Necmettin Erbakan ile kurduğu koalisyon hükümeti döneminde gerçekleştirilen Kıbrıs harekatıyla CHP’nin zincirlerini kıracağı ve iktidara geleceği hayalleri kurulmuştu. Ancak “Kıbrıs Fatihi” olma beklentisiyle gittiği erken seçimlerde CHP ve Ecevit umduğunu bulamadı ve 1975’te Milliyetçi Cephe hükümetleri dönemi başladı.

1970’li yıllar İslami hareketin önce Milli Nizam, sonra Milli Selamet Partisi çatısı altında siyasette de söz sahibi olmaya başladığı yıllardır. Bizim okulun hemen üstündeki Akevler bu dönemde Milli Selamet Partisi’ne destek verdi. Benim siyasetle pek ilgim yoktu. Babam da koyu bir Adalet Partili olarak kendini hiçbir zaman Milli Selamet Partili olarak görmedi.

Fehmi abim bu hareketin içindeydi; Erbakan liderliğindeki çalışmaya destek verdi. Demirel’in ünlü bürokratı Turgut Özal’ın İzmir’den MSP adayı olduğu 1977 seçimlerinde Özal’ın kampanyasına aktif olarak katıldı. Turgut Özal’ın bu seçimde milletvekili olmasına biz neredeyse kesin gözüyle bakıyorduk.

Ancak hayallerimiz gerçekleşmedi. Turgut Bey seçilemedi ve seçimler sonrasında Ankara’ya döndü. Bir süre başbakanlık müsteşarlığı, 1980 askeri darbesinden sonra da kurduğu Anavatan Partisi'nin genel başkanı olarak katıldığı 1983 seçimlerini kazanarak başbakan oldu.

Üniversite seçiminde hayallerim gerçek oluyor

Lise son sınıfa geçtiğimde artık gelecekle ilgili planlamalar yapmam gerektiğini daha çok düşünmeye başlamıştım. Son sınıftayken üniversitelere girişle ilgili kısıtlamalar da kalktığı için başarısız olduğum takdirde göstereceğim bir mazeret de olamazdı. Her ne kadar fen ve matematik derslerimi çok seviyor olsam da gönlümdeki alan sosyal ve siyasal bilimlerdi. Kamu yöneticiliği bana çok cazip görünüyordu. Valilik ulaşılması çok zor bir meslek olsa da, kaymakamlık bana erişilebilir bir makam olarak görünüyordu. Halka hizmet için de iyi bir araç olabilirdi kaymakamlık.

O yıllarda kaymakamlık sınavlarına tüm siyasal ve hukuk mezunları giremezdi. Sınav duyurularında yalnız birkaç fakülte ismi yer alırdı. Ankara dışındaki Siyasal Bilgiler Fakültesi mezunlarının sınava girmeleri bile mümkün değildi. Dolayısıyla bu meslek için girilmesi gereken hedef okul Ankara’daki Siyasal Bilgiler Fakültesi’ydi.

Dükkanda babama yardım sorumluluğum olduğu için üniversite giriş sınavı için hazırlık kurslarına pek katılamadım. Ama yine de Siyasal’a girebilme arzusuyla boş vakitlerimde çok çalıştım. O zamanlar sınav sonuçlarını öğrenebileceğimiz İnternet siteleri yoktu tabii. Sonuç belgesi geldiğinde yaşadığım heyecanı ve mutluluğu bugün gibi taptaze hatırlıyorum. Zarf bizim dükkana gelmişti; açıp da Siyasal’ı kazandığımı görünce mutluluğumu paylaşmak için hemen karşımızdaki Şekercibaşı Ali Galip’te çalışan, o da sınav sonucu bekleyen arkadaşım Niyazi’nin yanına koştum. Onun da hedefi Siyasal’dı, o da hedefine ulaşmıştı. Mutluluğumuzu paylaştık.

Üniversite eğitimimi Ankara’da yapacağım anlaşılınca ailede bir suskunluk yaşandı. Her ne kadar bir başarı söz konusuysa da ailemizin bir üyesi ilk defa İzmir dışında eğitim göreceği için bu gelişme değişik duyguları da beraberinde getirdi. Bundan en huzursuz olan ise babamdı. Özellikle son dönemde kolonyacılığın kurumsallaşmasında kendisine önemli destek sağlayan küçük oğlu artık yuvadan ayrılıyordu.

Siyasal Bilgiler Fakültesi’ne kayıt için Ankara’ya annemle birlikte gittik. İzmir’den sonra Ankara bana çok farklı geldi. Caddeleri iyi giyimli bürokratlarla doluydu ve geniş bulvarları vardı. Daha kozmopolitti; insanlar kendi işleriyle meşgul oluyorlar, şehir Türkiye’yi yönetmenin verdiği ağırlığı her haliyle hissettiriyordu. Kayıt günü Cebeci’deki fakülte binasına gittiğimizde bizi bir salona aldılar. Bir görevli kayıtla ilgili genel bilgileri aktardıktan sonra her öğrenciye bir dosya verildi. Bu dosyadaki formlar doldurulacak, daha sonra lise diploma fotokopisi ve diğer kimlik belgelerleriyle birlikte sekretaryaya teslim edilecekti.

Annemle birlikte formları doldurmaya başladığımızda yanımıza bir genç yaklaştı. Fakültede öğrenciymiş, okul derneğinin görevlisi olduğunu belirterek bize yardımcı olmak istediğini söyledi. Bu öneriyi kabul etmemizi beklemeden de hemen yanımızdaki belgeleri eline alıp karıştırmaya başladı.

Bu arada gözüne ilk takılan da benim İmam Hatip Lisesi diplomam oldu. Bunu görür görmez bana dönüp “bizim fakültemizde faşistlere yer yok. Ayağını denk almanı öneririm; yoksa buradaki hayatın sana zehir olabilir” dedi. Neye uğradığımızı şaşırmıştık. Annem bu konularda laf edebilen bir kadın değildi; bir şey söylemedi. Ben de “tamam arkadaşım, sen yoluna git, ben başvurumu yaparım” dedim. Dernek görevlimiz yardım önerisini unuttu; hiçbir katkı sağlamadan başka masalardaki adaylara yöneldi.

O yıllar sol ve sağ grupların çeteleştiği dönemlerdi. Okulların bir bölümü bazı gruplar tarafından ele geçirilmişti; bu okullarda diğer gruplara eğitim hakkı tanınmıyordu. Eğer bir okulda iki grup da güçlüyse bu durumda eğitim imkanı daha da azalıyor, çıkan tartışma ve kavgalar sonucunda üniversiteler uzun sürelerle eğitime ara veriyordu. Siyasal Bilgiler Fakültesi solun elindeydi. Fakültede Ülkücü grupta olduğu bilinen öğrenci sayısı 10-15 kişiyi geçmezdi. Bu öğrenciler de bilinir ve yalnız başlarına okula gelemezlerdi. Bazı günler toplu olarak polis nezaretinde geldiklerinde fakültede kavgalar çıkar, sıralar havalarda uçuşur ve bunun sonucunda okul birkaç haftalığına kapanırdı.

SBF'deki ilk yılımda

Benim Siyasal’da bulunduğum 1976-1980 dönemi Türkiye’de terörün azdığı, sağ-sol çatışmaların çok sayıda gencimizin ölümüne neden olduğu bir dönemdi. Ankara’daki ilk üç yılımda Vakıflar İçel yurdunda kaldım. Bu yurt genellikle benim gibi İmam Hatipli ve muhafazakar çizgiden gelen öğrencilerin tercih ettiği bir yurttu. Bizim Ülkücü hareketle de sol devrimci hareketle de ilişkimiz olmadığı için ayrı bir kategorideydik. Milli Selamet Partisi’nin gençlik kolu Akıncılar kurulduğunda kendimizi bu grubun içinde bulduk. Ben Akıncıların afiş asma, bildiri dağıtma gibi faaliyetlerine katılmamayı tercih ederdim.

Bildiri dağıtırken kendimizi karakolda bulduk

Bunun bir istisnası vardır. Siyasal son sınıftayken bir Cuma günü Cuma namazı çıkışında bildiri dağıtılacağı söylenip hepimize görev verildiğinde hayır diyemedim ve Kurtuluş Camiindeki Cuma namazından çıkan cemaate bildiri dağıtan gruba katıldım. Bildiri dağıtma işi tam biterken hemen karşıdaki karakoldan gelen birkaç polis bizi alarak nezarethaneye götürdü.

Orada 5-6 saat kaldık ve ifade verdik. O tarihte iktidarda MC hükümeti vardı. Daha sonra AK Parti hükümetlerinde bakanlık da yapan, İçişleri Bakanı Korkut Özal’ın danışmanı Atilla Koç’a haber gönderince Atilla abi müdahale etti ve bizler ifademizin ardından serbest bırakıldık. Ama yıllar sonra bu maceramla ilgili olarak MİT’in dışişleri bakanlığını bilgilendirdiğini ve bu durumun neredeyse mesleki geleceğimi olumsuz etkileyeceğini öğrendim. İlerleyen bölümlerde bu bildiri dağıtma konusunu daha ayrıntılı anlatacağım.

Yurttaki oda arkadaşlarımla - Biri profesör oldu; diğerleri kamuda üst düzey bürokrat

Yurt odasında Siyasal’lı altı kişi birlikte kalıyorduk. Benim dışımdaki arkadaşlarımın üçü Konya, biri Manisa, biri de Kayseri’liydi. Onlar İktisat ve Maliye, ben ise Uluslararası İlişkiler bölümündeydim. Ama ortak derslerimiz için fakülteye birlikte gidip gelirdik. Ahmetler Caddesinden Cebeci’ye yürürken ülkücülerin ve solcuların egemenliği altında olan bölgelerden geçilir. Oralarda yürürken hep temkinli olurduk. Yanımızda bir arabanın durması bizleri ürkütürdü. Zira o yıllarda cinayetler, suikastlar hep duran arabalardan açılan ateşle gerçekleştirilirdi.

Terör döneminde eğitim

Yakından tanık olduğum bir terör olayını hiç unutamam. Bahar aylarındaydık. Sakin bir gündü. Fakültenin önündeki tercihli yolda otobüs bekliyordum. Bir ara bizim okulun hemen bitişiğindeki Hukuk Fakültesi’nin önünde bir hareketlenme başladı. Ne olduğunu önce anlayamadım. Çimenlerin üzerinde oturan gençler kalkıp geriye doğru kaçmaya başladılar. Ne oluyor diye düşünürken arkama döndüğümde silahlı bir grubun Hukuk Fakültesi’ne doğru yanımızdan koştuğunu gördüm. Biz de durakta bekleyen diğer öğrencilerle birlikte fakültenin hemen karşısındaki Konya Mutlu Lokantası’na girdik ve masaları devirip önümüze siper yaptık. Silah sesleri bir süre devam etti. Sesler kesilince çıktığımızda kargaşanın ortasındaydık. Sonradan, olayda sol gruptan Hakan Yurdakul’un hayatını kaybettiğini öğrendik.

Siyasal’daki son yılımda terör olayları tırmanışa geçti. Fakültemiz bir hafta açık kalıyorsa, hemen arkasından olaylar çıkıyor ve 2-3 haftalığına kapanıyordu. O yıl ODTÜ bir yıl kapalı kaldı. Artık eğitimin tadı tuzu kalmamıştı. Son yıl yurttan ayrıldım ve zamanımın büyük bir bölümünü İzmir’de geçirmeye başladım. Fakülte açıldığında Ankara’ya geliyor, eğitime ara verildiğinde İzmir’e dönüyordum. Ankara’da bulunduğum bir dönemde bir Cuma günü İçel yurdundayken aynı odada kaldığımız arkadaşlarımdan birinin o akşam yurda dönmediği haberini aldık. Bir süre akıbetini öğrenemedik. Sonra bilgi geldi; arkadaşımızın bulunduğu camide Cuma namazından çıkışta olaylar çıkmış. Polisler gelip müdahale etmişler.

Olaya karışanları tesbit etmek zor olduğundan, ancak olayın da failsiz kalması istenmediğinden, cemaatten bir grup genç toplanıp karakola götürülüp ifadeleri alınmış. Bu gruptan bir bölümü serbest bırakılırken bir grubu tutulmuş. Ülkede sıkıyönetim olduğu için o tarihte 15 gün sorgusuz sualsiz hapiste tutma imkanı vardı. Arkadaşımızı 15 günün sonunda bıraktılar. Hakkında hiçbir suçlama da yapılmadı. Ancak mezuniyetten sonra girdiği kaymakamlık yazılı sınavını dereceyle kazandığı halde bu raporundan dolayı kuruma alınmadı. Uzun süre devlette görev üstlenemedi. O da üniversitede kariyeri tercih etti; önemli akademik dereceler aldı.

Monşerlerin bölümüne girince kariyer yolum da çizilmiş oldu

Biz Siyasal’da uluslararası ilişkiler bölümü öğrencileri olarak azınlıktaydık. Diğer sınıfların dersleri büyük anfilerde yapılırken biz küçük sınıflarda ders görürdük. Sonraki yıllarda başbakanımızın dışişleri diplomatlarını “monşer” diye nitelemesine ben pek şaşırmadım. Çünkü öğrencilik yıllarımda Siyasal’da bile “monşer” muamelesi görüyorduk. Bizim sınıftan dernek üyesi de pek çıkmazdı. Devrimci gençler bizlere “umutsuz vaka” gözüyle bakıyorlardı sanırım.

Dördüncü sınıfa geçtiğimde İngilizcemi ilerletmek için Fehmi ağabeyimin de teşvikiyle Londra’ya gittim. Fakültede zaten devam mecburiyeti olmadığından birinci dönemin sonuna doğru dönmeyi planladım. Gitmeden önce de sınıf arkadaşım, daha sonra meslekte de uzun yıllar birlikte olduğumuz Avni Karslıoğlu’ndan benim adıma yapılması gereken bir işlem olursa yardımcı olmasını istemiştim.

Beş aya yakın İngiltere’de kaldıktan sonra birinci dönem sınavları öncesi Türkiye’ye döndüm. Bazı dönem dersleri zorunlu, iki ders ise seçmeliydi. Seçmeli dersler için zamanında başvuruda bulunmadığım için ben yurt dışındayken Fakülte benim yerime seçimi yapmış. Bunlardan biri Prof. Aydın Yalçın’ın “İktisadi Doktrinler Tarihi” idi. O yıllarda iletişim yalnız klasik yöntemlerle yapıldığından benim bu seçimden önceden haberim olmadı. Döndükten sonra bunu öğrendiğimde Avni’ye “nereden çıktı Aydın hocanın dersi; neden benim adıma seçim yapmadın” diye çıkıştım.

İtirazımın iki nedeni vardı. Birincisi bu derse ilgi duymuyordum. İkincisi, Aydın hoca ülkücülere yakın bilinirdi; bu nedenle derslerine katılım da çok düşük olurdu. Tabii, bunun sonucu olarak bu dersin sınavına girerken de sorunla karşılaşmanız kaçınılmazdı. Nitekim öyle de oldu. Sınav günü okula gittiğimde dernek görevlilerini sınavın yapılacağı salonun kapısında ülkücü öğrencileri beklerken gördüm. Az sonra 8-10 öğrenci 15 civarında polisle gelip sınava girdiler. Ben de hemen arkalarından salona girdim.

Sınav gayet iyi geçti. Çıktığımda merdivenlerden inerken birkaç dernek görevlisinin arkamdan geldiklerini farkettim. Benim okuldan hemen uzaklaşacağımı tahmin ediyor, bu nedenle bir yerde sıkıştırıp hesap sormak istiyorlardı muhtemelen. Buna fırsat vermeden giriş katındaki dernek odasının bulunduğu yere gidip bir sandalyeye oturdum. Beni takip eden iki kişi yanıma gelip, beklediğim gibi, hemen hesap sormaya başladı. “Nasıl olur da bu faşist hocanın dersine girersin” diye başlayan cümleler ardı arkasına geldi. Sakin olmalarını söyledim, “yurt dışındaydım, bu dersi ben seçmedim; Fakülte sekretaryası benim adıma seçim yapmış” deyince sakinleştiler ve yanımdan uzaklaştılar. Ama konu burada da bitmedi. Bu kadar zahmet çekmeme rağmen sınavdan beş buçuk alarak bütünlemeye kaldım ve benzer sorunları mezuniyet öncesi bir kez daha yaşadım.

SBF Uluslararası İlişkiler Bölümü - Prof. Oral Sander ile Siyasi Tarih dersinde

Her ne kadar Cebeci’de, tabiatın güzelliklerinden uzak, betonarme bir binada ve bundan da önemlisi, terörün azdığı bir dönemde üniversite eğitimimi yapmış olsam da, Uluslararası İlişkiler bölümünde olmaktan her zaman mutluluk duydum. Siyasal’da Türkiye ve dünya çapında ün yapmış hocalardan dersler aldık. Sınıf arkadaşları olarak aramızda iyi ilişkiler kurduk. Daha sonraları tüm fotoğraflarımı düzenlerken bu yıllardan çok güzel hatıralarla karşılaştım. Bu fotoğraflardan birinde, kendisini genç yaşta, rutin bir ameliyattaki hata sonucu kaybettiğimiz değerli Siyasi Tarih hocamız Prof. Oral Sander ile bir dersinden sonra tüm sınıf birlikteyiz.

Bu fotoğrafta görüntülenen arkadaşımızdan dokuzu ilerleyen yıllarda dışişlerine meslek memuru olarak girdi; bunlardan sekizi de büyükelçilik unvanını kazandı. Bu fotoğrafı yıllar sonra kendileriyle paylaşmak bu arkadaşlarım için büyük sürpriz oldu. Üç arkadaşımızın ellerindeki sigaraları Photoshop ile yok etmeyi ise maalesef başaramadım. 

Ankara’daki üniversite yıllarımda özel hayatımla da ilgili önemli bir gelişme oldu. Benimle aynı yıl Hacettepe Tıp Fakültesinde eğitime başlayan Canan ile Siyasal’ın ilk yılında Ankara’da tanıştık. Aslında, ailelerimiz İzmir’de aynı çevrenin insanlarıydı ve birbirlerini tanıyorlardı. Biz de çeşitli vesilelerle bir araya gelmiş, görüşmüştük. Ankara’da yurtlarımız da birbirine yakın olunca bu arkadaşlığımız ilerleyen yıllarda evliliğe uzandı.

Çalışma nüshasıdır. Kısmen de olsa örnek alınması yazarın yazılı iznine tabidir.

← İçindekiler Sonraki bölüm →