YazılarFotoğraf ArşiviVideo ArşiviHakkımda
Dış Politika 21 Ağustos 2026

Sınırın Öte Yakasında Yeni Bir Gerilim: Türkiye, İsrail ve Suriye'nin Geleceği

Dün bir haber geçti: “Türkiye sınırındaki üssü vuran İsrail’den provokatif açıklama: Türk askerinin Suriye’de konuşlanması tehdit.” Türkiye’nin Suriye’deki bir üste askerî güç bulundurma ihtimali İsrail’in tepkisini çekmiş. İlk bakışta sıradan bir bölge haberi gibi görünse de, bu satırların ardında Türkiye’nin onlarca yıldır süregelen, netameli bir dış politika hattı yatıyor.

Türk dış politikasında bunun gibi birkaç kronik konu vardır. Bunlardan biri Yunanistan’la ilişkilerdir. İki NATO ülkesi olmamıza rağmen cumhuriyet döneminde çekişmemiz hiç bitmedi. Sorunun tırmandığı dönemlerde Ege üzerinde iki ülke uçaklarının it dalaşlarına ilişkin haberler de yoğunlaşır. Ne var ki iki taraf da nerede duracağını her zaman bilmiştir; bu çekişmeler kolay kolay çatışmaya evrilmez. Çünkü NATO çatısı altında onlarca yıldır işleyen, kusurlu da olsa kurumsallaşmış mekanizmalar ve karşılıklı bilinen kırmızı çizgiler vardır.

Hatırlanacağı üzere, Öcalan’ın Suriye’de yaşadığı yıllarda da bu ülkeyle benzer atışmalarımız olurdu. 1998’de dönemin Kara Kuvvetleri Komutanı Orgeneral Atilla Ateş’in sınırda “artık sabrımız kalmadı” çıkışının ardından, Öcalan’ın Şam tarafından ülke dışına çıkarılıp nihayetinde Türkiye’ye getirilmesiyle sonuçlanan süreç başlamıştı.

İsrail’le ilişkilerimiz de tarih boyunca hep sorunlu oldu. Her ne kadar 1948’de ABD ve Guatemala’nın ardından İsrail’i tanıyan üçüncü ülke olsak da, 1967 ve 1973 savaşlarının ardından sıkıntılar baş gösterdi. İsrail’de ilk kez 1983’te, geçici maslahatgüzar olarak Tel Aviv’de bulunmuştum. Öncesinde ve sonrasında da olduğu gibi, o dönemde de ilişkilerimiz ikinci katip düzeyine indirilmişti. İlerleyen yıllarda ilişkiler yeniden gelişmeye başladı; 2000’lerin başına kadar hem siyasi hem ekonomik alanda adeta bir bahar havası yaşandı. Ne var ki sonrasında Gazze meselesinde, Mavi Marmara’da ve daha birçok olayda defalarca İsrail’le karşı karşıya geldik.

O yıllarda Müslüman ülkeler arasındaki dayanışma bugünkünden güçlüydü. İslam İşbirliği Teşkilatı — o zamanki adıyla İslam Konferansı Örgütü — İslam ülkelerinin tek ses olarak tepki göstermesinde önemli bir araçtı. Sonra dönem değişti. Filistin meselesi İslam ülkelerinin gündemindeki önceliğini yitirdi; öyle ki bazı Batı ülkeleri Filistin’e pek çok Müslüman ülkeden daha fazla sahip çıkar hale geldi.

Netanyahu–Trump İşbirliği ve Suriye’deki Boşluk

Trump’ın ilk döneminde İsrail daha agresif bir çizgiye kaydı. Önceki ABD yönetimlerinin sıcak bakmadığı pek çok konuya Trump sahip çıktı; Kudüs’ün ABD tarafından başkent olarak tanınması da bu döneme rastlar. İkinci Trump döneminde ise İsrail’in yayılmacılığı ve saldırganlığı, Netanyahu–Trump işbirliğiyle daha da ileri aşamalara taşındı. Suriye’de Esad rejiminin çöküşüyle oluşan boşluktan en çok yararlanan ülke de İsrail oldu.

İsrail, Esad yönetiminin çöküşüyle ortaya çıkan boşluğa hazırlıklıydı. Nitekim ilk birkaç hafta içinde, Golan Tepeleri’nde kontrol ettiği alanı Keşiş Dağı’nı (Hermon) da kapsayacak biçimde genişletti. Su kaynaklarının yanı sıra askeri açıdan da büyük stratejik önem taşıyan bu yükseltilere, Suriye ve Lübnan’ın iç bölgelerini izlemeye imkan veren gözetleme, izleme ve erken uyarı sistemleri yerleştirdi. Bununla da yetinmeyip, Suriye, İsrail ve Lübnan’a yayılmış Dürzi nüfusun yoğun olduğu, Şam’ın güneyindeki bölgeleri denetimine aldı. Böylece hem Şam’ın 20 kilometre kadar güneyine sokuldu, hem de işgal ettiği bölgelerde askeri kontrol noktaları kurdu.

İsrail’in Suriye’deki harekatı karasal genişlemeyle sınırlı kalmadı. Ayrıntısıyla planlanmış, iyi hazırlanmış, Suriye sahasının tamamına yönelik bütüncül bir tehdit önleme ve denetim harekatından söz ediyoruz.

Esad’ın devrilmesinin hemen ardından yaşananlar bunun kanıtı: Hama–Humus kırsalında gece hava indirme harekatıyla kimyasal silah stoklarının bulunduğu yer altı depolarının imha edilmesi; gündüz gözüyle Şam’ın merkezinde iç güvenlik ve istihbarat kuruluşu Muhaberat’ın, Genelkurmay Başkanlığı’nın ve Merkez Bankası’nın binalarının vurulması; ardından Hama–Humus–Palmira ekseninde konuşlu askerî tesislerin ve bunların en büyüğü olan T4 hava üssünün hedef alınması; birkaç hafta süren hava harekatıyla Suriye’nin elinde kalan tüm hava kuvvetinin çeşitli üslerde yok edilmesi; İdlib kırsalında HTŞ’ye ait büyük bir cephaneliğin vurularak imha edilmesi… Eşgüdümlü ve planlı bir harekat söz konusu.

T4, Suriye’deki üslerin en büyüklerinden biri ve merkezi öneme sahip. İsrail, saldırısı sırasında üsteki S-200/300/400 hava savunma sistemlerini, savaş uçaklarını, hangarları ve pistleri hedef aldığını açıkladı. Açıklanmayan, ama bilinen bir amaç daha vardı: Türkiye’nin T4’e yerleşme, Hisar hava savunma sistemleriyle SİHA/İHA konuşlandırma niyetini engellemek. Bunun stratejik anlamı açık: İsrail, Esad sonrası dönemde Suriye hava sahasını her türlü risk ve tehditten arındırılmış biçimde dilediğince kullanmak; Lübnan’a ve İran’a yönelik saldırılarında Suriye sahasından kısıtlama olmaksızın yararlanmak istiyor. Nitekim bunu somut örnekleriyle görüyoruz.

O halde Esad’ın devrilmesinden hemen önceki döneme dönüp şu soruyu cevaplamamız gerekiyor: HTŞ, Ahmed eş-Şara liderliğinde Esad’a karşı Halep harekatını başlatmadan önce — ki bu sırada Mossad Başkanı’yla Kasım 2024’te İstanbul’da görüşülüyordu — Esad sonrası dönemde İsrail’in Suriye’de artacak nüfuzu hesaba katılmış mıydı? Yoksa, ABD ve İngiltere’nin de desteğiyle, Rusya Ukrayna’da meşgulken ve İran zayıflamışken “önce Esad devrilsin, kervanı yolda düzeriz” hesabına mı girilmişti?

Dünkü haber, işte bu tablonun somut bir örneği. İsrail savaş uçakları 18 Ağustos sabahı, Türkiye sınırına yaklaşık 70 kilometre mesafedeki İdlib’de bulunan Ebu Zuhur (Abu al-Duhur) hava üssüne sekiz ayrı hava saldırısı düzenledi; pistler ve depo alanları hedef alındı. Netanyahu’nun ofisi, Şam ile İsrail arasında güvenlik konularında bir “statüko” anlaşması bulunduğunu, Halep yakınlarındaki bu üsse Türk askeri konuşlanmasının söz konusu statükoyu ihlal edeceğini ve Şam’ın defalarca uyarıldığını öne sürdü. Türk yetkililer ise üste herhangi bir Türk varlığı bulunmadığını belirterek iddiayı yalanladı.

Burada durup düşünmek gerekiyor: Bir egemen devletin kendi toprağında nerede asker bulunduracağına başka bir devletin kendini adeta “izin verici” konumunda görmesi egemenlik ilkesinin açık bir ihlali değil midir? İsrail bunu Suriye’de fiili bir emsale dönüştürmeye çalışıyor.

Washington’ın Tedirginliği ve “Deconfliction” Arayışı

Asıl dikkat çekici olan, bu saldırının Washington’da yarattığı rahatsızlık. Trump yönetimi Suriye’deki istikrarı kendi dış politika başarısı olarak sunuyor ve Erdoğan’la ilişkisini sıcak tutmak istiyor; bazı ABD’li yetkililer saldırının zamanlamasını İsrail’deki Ekim seçim takvimiyle ilişkilendiriyor. Nitekim tam bu satırları yazdığım gün, 19 Ağustos’ta, ABD’nin Suriye Özel Temsilcisi Tom Barrack, saldırının ardından Türkiye, İsrail ve Suriye arasında bir “deconfliction” (çatışmayı önleme) mekanizması üzerinde çalışıldığını açıkladı. Barrack’ın vurguladığı nokta önemli: Türkiye’ye saldırıdan önce hiçbir bilgi verilmemiş; bu da Türk tarafının karşı hamlesini hazırlamasına ve istenmeyen bir tırmanmaya kapı aralayabilecek bir belirsizlik yaratmış. Barrack’a göre böyle bir mekanizmaya yatırım yapmak, “kinetik iletişimin yüz milyonlarca dolara mal olabileceği” bir çatışmadan çok daha ucuzdur.

İşte tam bu noktada yazının başındaki Yunanistan karşılaştırmasına dönmek gerekiyor. Ege’deki gerginlik, kusurlu da olsa NATO çatısı altında on yıllardır işleyen kurumsal mekanizmalarla ve karşılıklı bilinen kırmızı çizgilerle yönetiliyor; iki taraf da nerede duracağını biliyor, çünkü bunu sınayan onlarca yıllık bir tecrübe var. Türkiye–İsrail–Suriye üçgeninde ise böyle yerleşik bir mimari yok. Geçen yıl Azerbaycan’da başlayan teknik temaslar ve zaman zaman kurulan sıcak hat benzeri kanallar, dünkü saldırıda görüldüğü gibi, en temel işlevini — önceden haber vermeyi — bile yerine getiremedi. Bu da kazayla ya da yanlış hesapla tırmanma riskini Ege’dekinden çok daha yüksek kılıyor; kurumsal hafıza ve karşılıklı güven henüz oluşmuş değil.

Türkiye Ne Yapmalı?

Türkiye, İsrail’le doğrudan çatışmaya girmesi halinde ne ABD’den ne de Arap dünyasından destek alabileceğini biliyor. İsrail de bunu bildiği için Suriye sahasında dilediğince rahat davranabiliyor. ABD’de Kasım ayındaki Kongre ara seçimleri ve İsrail’de Ekim ayındaki genel seçimler öncesinde mevcut tablonun değişmesini beklememek gerekir. Dahası, mevcut ABD yönetiminin gerek seçimler öncesinde gerek sonrasında İsrail üzerinde baskı kurma imkanlarının oldukça sınırlı olduğu unutulmamalıdır. Dış politika mümkünü makulde arama sanatıysa, bu hususlar göz önünde bulundurulmalıdır.

Türkiye’nin bu süre zarfında ve yakın gelecekte Suriye’de izlemesi gereken politika; askerî tırmanmayı davet etmeyen, toplumsal, siyasi ve ekonomik konsolidasyonu destekleyen, ülke geneline yayılmış etnik ve dini grupların merkezî yönetime entegrasyonunu teşvik ederek kolaylaştıran bir yaklaşım üzerine kurulmalıdır. Polis ve jandarma teşkilatının güçlendirilip etkin hale getirilmesi, Suriye bürokrasisinin profesyonel ve tarafsız bir yapıya kavuşturulması ve bu alanlara yönelik kalkınma yardımları yapılması ciddi biçimde değerlendirilmelidir. Mevcut durumda Suriye’nin toprak bütünlüğünün korunması önemli ve önceliklidir; ne var ki Suriye’deki yeni rejimin bunu koruyabilmek bir yana, İsrail’in Suriye toprakları üzerindeki fiili denetimine ve işgaline sessiz kaldığı da unutulmamalıdır. Bu örtülü kabullenmeyi, Suriye’deki rejimin ne ölçüde kalıcı olacağını görmek isteyen Arap ülkelerinin de benimsediğini önemle not etmek gerekir.

Bu tabloda Türkiye’nin önümüzdeki dönemde üç hattı birlikte yürütmesi gerektiğini düşünüyorum.

Birincisi, ABD’nin önerdiği çatışmasızlık mekanizmasının yalnızca bilgi paylaşımından ibaret, gönüllülük esaslı bir kanal olarak kalmaması için ısrarcı olunmalı; bu mekanizma denetlenebilir, karşılıklı yükümlülük içeren ve saldırı öncesi bildirim zorunluluğu barındıran bir yapıya dönüştürülmelidir.

İkincisi, Trump ile Netanyahu arasındaki gerilim geçici de olsa bir fırsat penceresi sunuyor; Türkiye bunu, Washington’ı Şam’ın toprak bütünlüğü konusunda daha aktif bir kefil olmaya teşvik etmek için kullanmalıdır.

Üçüncüsü, Suriye’nin kendi güvenlik kapasitesinin — ordusu, sınır kontrolü, hava savunması — güçlendirilmesine öncelik verilmeli ki İsrail’in öne sürdüğü “boşluk” gerekçesi zayıflasın. Bu bağlamda, Şam yönetimiyle resmî, şeffaf ve uluslararası hukuk zeminine oturan bir savunma işbirliği çerçevesi tesis edilebilirse, bu hem hukuki zemini sağlamlaştırır hem de İsrail’in bahane üretme alanını daraltır.

İsrail’in Suriye’deki vuruşları bugüne kadar büyük ölçüde karşılıksız kaldı; bu da caydırıcılık algısını zayıflatıyor. Ancak bir Türk unsurunun doğrudan hedef alınması ya da zarar görmesi, dengeyi bambaşka bir yere taşır. Bu yüzden “zaman gösterecek” demek bu kez yeterli değil; zaman, tam da bugün konuşulan mekanizmanın hızla ve gerçek bir içerikle hayata geçirilmesi yönünde baskı uyguluyor.

Bu çerçevede Suriye’nin bağımsızlığının ve Suriye yönetiminin ülke içindeki hakimiyetinin desteklenmesi önem taşıyor. Türkiye’nin de kendi iç siyasal tartışmalarını bir kenara bırakıp bölge güvenliğine daha çok yoğunlaşması gerekiyor.

Ancak bu odaklanma yalnızca söylemde kalmamalı, Washington nezdinde somut diplomatik girişimlere dönüşmelidir. Aksi halde, tıpkı geçmişte yaşadığımız iniş çıkışlar gibi, bu da bir sonraki krize kadar ertelenmiş bir gerilim olarak kalır.

← Tüm yazılar

İlk Yorumu Yaz