Türkiye-Körfez İlişkilerinde Yeni Bir Sayfa Mümkün Mü?
AK Parti iktidarının ilk on yılında Türkiye'nin Ortadoğu ülkelerine yönelik politikasında önemli bir değişim yaşandı. "Komşularla sıfır sorun" anlayışının hakim olduğu bu dönemde, bölge ülkeleriyle yalnız siyasi ilişkilerin değil, ticari, ekonomik ve toplumsal bağların da geliştirilmesine özel önem verildi. Türkiye, uzun yıllar boyunca daha çok güvenlik sorunları ve krizler üzerinden baktığı Ortadoğu'ya bu defa yeni bir gözle yöneliyordu.
Bu değişimin en belirgin şekilde hissedildiği bölgelerden biri Körfez oldu.
AK Parti'nin ilk döneminde Riyad'da büyükelçiydim. Dolayısıyla ilişkilerdeki gelişmeye birinci elden tanıklık etme imkanım oldu. O yıllarda iki ülke arasında karşılıklı ziyaretler yoğunlaştı. Kral Abdullah iki yıl içinde Türkiye'yi iki kez ziyaret etti. Türkiye'den de Cumhurbaşkanı ve Başbakan'ın yanı sıra neredeyse bütün bakanlar Riyad'da muhataplarıyla bir araya geldi. Ticari ilişkiler gelişti. Riyad'da ilk kez düzenlenen kültür festivalinin ilk konuk ülkesi Türkiye oldu. Bir Türk diplomatı olarak Suudi Arabistan'da bütün kapılar bize açıktı; dilediğimizde en üst düzeyde girişimde bulunabiliyorduk. Diğer ülke diplomatları taleplerini Suudi makamlarına iletmekte zorlandıklarında bizim aracılığımızı istiyorlardı.
Bir bakıma balayı dönemi yaşıyorduk. O yıllarda Körfez ülkelerinde Türkiye'ye yönelik ciddi bir ilgi ve hayranlık vardı. Türkiye, onların gözünde yalnız güçlü bir bölge ülkesi değildi. NATO üyesiydi, Avrupa Birliği'ne üyelik sürecini sürdürüyor, ekonomisini büyütüyor ve Müslüman kimliğiyle demokratik bir yönetim modelini bir arada yaşatmaya çalışıyordu. Türkiye'nin Avrupa ile İslam dünyası arasında bir köprü olabileceğine inanılıyordu. O dönemde Körfez ülkelerinin Türkiye'yi kendileri için bir ölçüde model ülke olarak gördüklerini düşünüyordum.
Ne yazık ki bu umut verici dönem kalıcı olmadı.
Balayının Sonu: Bir Ayrışmanın Anatomisi
Türkiye ile Körfez ülkeleri arasındaki ayrışmanın 15 Temmuz darbe girişiminden sonra başladığını söylemek doğru olmaz. İlişkilerin kimyası daha önce, 2011'de başlayan Arap ayaklanmalarıyla bozulmaya başlamıştı. Türkiye, bölgede seçimlerle iktidara gelen siyasi hareketlere daha olumlu bakarken, Suudi Arabistan ve özellikle Birleşik Arap Emirlikleri bu gelişmeleri kendi rejimleri ve bölgesel düzen bakımından tehdit olarak değerlendirdiler. Riyad'dan Abu Dabi'ye, Arap Baharı'nın halk hareketlerini kendi yönetim modellerine yönelik varoluşsal bir tehdit olarak okuyan Körfez monarşileri için Müslüman Kardeşler'e sempatiyle yaklaşan bir Türkiye, düzenin değil değişimin yanında duruyordu. Bu yaklaşım o yıllarda bu ülkeler tarafından doğrudan bir güvenlik meselesi olarak değerlendirildi.
Bu görüş ayrılığı, Mısır'da Muhammed Mursi'nin 2013'te askerî müdahaleyle iktidardan uzaklaştırılmasıyla derinleşti: Türkiye darbeye sert tepki gösterirken, Suudi Arabistan ve BAE yeni Mısır yönetiminin arkasında durdu. Mısır'la ilişkiler o tarihten itibaren en zor dönemlerinden birine girerken, Mısır'ın Körfez'deki destekçileriyle Türkiye arasındaki mesafe de giderek açıldı. Suriye, Libya ve Doğu Akdeniz'deki gelişmeler ise tarafları karşı karşıya getiren yeni cepheler yarattı.
Bu noktada Körfez'i tek bir blok olarak görmemek gerekir. 2017'de Katar'a uygulanan abluka sırasında Türkiye'nin açıkça Katar'ın yanında yer alması Suudi Arabistan ve BAE ile ilişkilerini germiş olsa da, Katar'la ilişkilerini çok daha ileri bir düzeye taşıdı. Kuveyt ve Umman ise daha dengeli bir çizgi izlediler. Asıl kopuş Suudi Arabistan ve BAE ile yaşandı. Ankara'nın, 15 Temmuz darbe girişiminin arkasında BAE'nin bulunduğu yönündeki ağır suçlamaları - hukuken kesinleşmemiş olsa da - Abu Dabi'ye bakışını uzun süre olumsuz etkiledi. BAE'nin Sudan ve Libya'da Türkiye'yle karşı karşıya gelmesi de ikili ilişkiler üzerinde olumsuz sonuçlar doğurdu.
Ardından, Suudi gazeteci Cemal Kaşıkçı'nın İstanbul Başkonsolosluğu'nda öldürülmesi geldi; Türkiye, cinayetin sorumluluğunun Suudi yönetiminin en üst kademesine uzandığını savunurken, Veliaht Prens Muhammed bin Selman doğrudan siyasi baskı altında kaldı.
Böylece Türkiye, Mısır'la kavgalı, Suudi Arabistan ve BAE'yle ilişkileri kopma noktasında, Körfez'de Katar dışında kendisine açık destek veren önemli bir ortak bulamadığı bir yalnızlığa sürüklendi.
Normalleşme: İlkelerden Çok İhtiyaçlar
Bir süre sonra bu yalnızlığın ve gerginliğin sürdürülemeyeceğini gördük. Önce BAE'yle temaslar canlandırıldı, ardından Suudi Arabistan ve Mısır'la normalleşme süreci başladı. Bir dönem aynı fotoğraf karesinde yer almamaya özen gösterdiğimiz Mısır Cumhurbaşkanı Abdülfettah es-Sisi bir anda yeniden dostumuz, hatta "kardeşimiz" oldu; Muhammed bin Selman'la da geçmişi unutmaya hazır olduğumuzu göstererek el sıkıştık.
Bu değişim yalnızca siyasi bir fikir değişikliğinin sonucu değildi. Türkiye'nin ekonomik kaynak ve yabancı yatırım ihtiyacı artmıştı; Körfez ülkeleri ise büyük ve önemli bir bölge ülkesiyle sürekli kavga etmenin kendilerine bir kazanç sağlamadığını görmüşlerdi. Sonuçta ilkelerden çok karşılıklı ihtiyaçlar tarafları yeniden bir araya getirdi.
Bugünün Fırsat Penceresi
Bugün Türkiye'nin Körfez ülkeleri açısından geçmiştekinden daha önemli bir güvenlik ve savunma ortağı haline geldiği bir döneme giriyoruz. 28 Şubat 2026'da ABD ve İsrail'in İran'a yönelik saldırılarıyla başlayan ve çeşitli ateşkes girişimlerine rağmen aralıklarla devam eden savaş, Körfez güvenlik mimarisinin ne kadar kırılgan olduğunu bir kez daha gösterdi. İran'ın füze ve insansız hava aracı saldırıları, Bahreyn'deki ABD 5. Filo karargahı başta olmak üzere bölgedeki Amerikan askerî tesislerini hedef aldı. Bu gelişmeler, Körfez ülkelerinde bulunan Amerikan üslerinin yalnızca bir koruma kalkanı olmadığını, aynı zamanda ev sahibi ülkeleri İran'ın doğrudan hedefi haline getirebildiğini de açıkça ortaya koydu.
Körfez yönetimlerinin ABD'yle ilişkilerini sona erdirmeleri elbette beklenemez; Washington'ın sağladığı askerî kapasitenin kısa vadede yerini doldurmak mümkün değildir. Ancak bu ülkeler yalnız Amerika'ya güvenmenin yeterli olmadığını artık çok daha açık biçimde görüyorlar. Bu nedenle Körfez ülkeleri güvenlik ilişkilerini çeşitlendirmek, yeni ortaklıklar kurmak ve bölgedeki önemli aktörlerle daha yakın çalışmak zorundalar.
Türkiye bu noktada öne çıkıyor. Güçlü bir ordusu, gelişmiş bir savunma sanayii, NATO tecrübesi, İran'la uzun bir sınırı ve bölge konusunda önemli bir diplomatik birikimi bulunuyor. Türkiye ile Körfez ülkeleri arasında savunma sanayiinde ortak üretim için somut bir zemin de zaten var: BAE merkezli EDGE Group ile Baykar arasında Mayıs 2026'da imzalanan anlaşmalar ve Katar'daki Türk askerî üssü, bu alandaki potansiyelin soyut bir öneri olmadığını, üzerine inşa edilebilecek bir başlangıç noktası olduğunu gösteriyor. İnsansız hava araçları, füze ve hava savunma sistemleri, elektronik harp, siber güvenlik, kritik enerji tesislerinin korunması ve askerî eğitim, bu iş birliğinin genişleyebileceği doğal alanlar.
Körfez ülkelerinin Türkiye'yle son dönemde geliştirdikleri ilişkide, Türkiye'nin askerî kapasitesini ve savunma sanayiindeki ilerlemesini etkileyici bulmalarının yanı sıra, İran'ın bölgesel nüfuzuna ve İran kaynaklı güvenlik tehditlerine karşı güçlü bir bölge ülkesini yanlarında tutma arayışının da etkili olduğu söylenebilir. Bütün bu gelişmeler, dış politikada bölge ülkeleriyle daha yakın istişare mekanizmaları kurulmasını kolaylaştırıyor. Türkiye, İran'la konuşabilen ve aynı zamanda Körfez ülkelerinin güvenlik kaygılarını anlayabilen ender bölge ülkelerinden biri.
Önündeki Engeller
Ancak bütün bunların önünde önemli engeller bulunuyor. İlişkilerin iyice bozulduğu dönemde Suudi Arabistan ve özellikle BAE, Yunanistan, Güney Kıbrıs Rum Yönetimi, İsrail ve Mısır'la Türkiye'yi çevrelemeye ve dengelemeye yönelik ilişkiler kurdular. Doğu Akdeniz'de oluşan bu ittifaklar Türkiye'de elbette unutulmadı. Bu ülkeler bugün Türkiye'yle ilişkilerini geliştirirken Yunanistan ve İsrail'le kurdukları ortaklıkları da sürdürüyorlar. Türkiye'nin de Katar'la veya bölgedeki diğer ortaklarıyla ilişkilerini sona erdirmesi beklenemez. Önemli olan, tarafların üçüncü ülkelerle kurdukları ilişkileri birbirlerine karşı kullanmamalarıdır.
Kalıcı bir yakınlaşma için liderlerin el sıkışması yeterli değildir. İlişkilerin kurumsallaşması, dışişleri ve savunma kurumları arasında düzenli mekanizmalar oluşturulması, iş dünyasının, üniversitelerin ve toplumların sürece katılması gerekir. Aksi halde yeni bir kriz çıktığında ilişkiler yeniden kısa sürede bozulabilir.
Eksik Kalan Boyut
Riyad'da görev yaptığım dönemde Körfez ülkelerinin Türkiye'yi demokratik yapısı, Avrupa'yla ilişkileri ve ekonomik dinamizmi nedeniyle kendileri için örnek bir ülke olarak gördüklerini düşünürdüm. O dönemde Türkiye'nin yumuşak gücü bugünkünden çok daha yüksekti. Bugün ise Körfez yönetimleri muhtemelen bizi kendilerinden farklı demokratik bir model olarak değil, yönetim tarzı giderek kendilerininkine benzeyen güçlü bir bölge ülkesi olarak görüyorlar. Merkezileşmiş yönetimler arasında hızlı karar almak ve büyük anlaşmalar imzalamak kolay olabilir; ancak bu tür ilişkilerin kurumsal ve toplumsal temeli zayıf kalır.
Keşke Türkiye ile Körfez ülkeleri yalnızca güvenlik kaygılarında, ekonomik ihtiyaçlarda ve güç hesaplarında değil; hukukun üstünlüğü, güçlü kurumlar, hesap verebilirlik ve halkın yönetime katılması gibi demokratik esaslarda da buluşabilselerdi.
Geçmişteki balayı dönemine dönmek mümkün olmayabilir. Ama geçmişin hatalarından ders çıkararak, daha gerçekçi, daha dengeli ve daha kalıcı bir Türkiye-Körfez ortaklığı kurmanın hala mümkün olduğunu düşünüyorum. Bunun için tarafların birbirlerini yalnızca zor zamanlarda hatırlamaktan vazgeçmeleri ve yeni krizler ortaya çıkmadan önce güven inşa etmeleri gerekir.